8 Mart 2011 Salı

‘Dünya Ölü Kadınlar Günü’…

Aykırı durmakla- paket program günlere katılmak arasında çok ince çizgi olduğunu düşünürüm. Ya koşa koşa o güne hizmet edersiniz ya da oturur kendi gününüzü kendiniz bulursunuz. Tıpkı benim açmazım olan ‘dünya kadınlar günü’ kutlaması! gibi…
***
1857’de dokuma fabrikasında çalışan işçiler daha iyi şartlarda çalışabilmek adına greve gittiler.
Fakat beklenmeyen! gelişmeler oldu. Polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi öldü.
Bunun üzerine 1910 yılında bir konferansta sosyalist kadınlar, bu günü hatırlatarak; tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına, önce dünya emekçi kadınlar günü ilan ettiler. Sonra da bazı değişikliklerle dünya kadınlar günü oldu 8 Mart.
***
Yıllar sonra merak ettim üniversiteye giderken sordum. Hayatımızda bir şeyi değiştirmeyen bu kutlamalar niye? dedim.
Yani kutluyoruz da neyi?
Altından çıkan hikayeye bakınca iki ihtimal olabileceğini hissettim.
Ya kalan sağlar bizim diyoruz. Yani ayakta kalanlar bizdendir edebiyatı!
Ya da öldünüz ama unutmadık demek istiyoruz. Ki o da bizi yine ölü seven yere koyuyor. Orası belli değil.
Peki edinilmiş bir hak ya da en azından başka şeyler eklenmiş mi bunca yıla ve bu süreye?
Hayır.
Kutlamaya değer bir hadise doğmuş mu peşine?
Doğsa bile o güne denk gelmemiş.
En azından mağazalar 8 Mart’da indirimde mi hiç değilse?
Hayır. O bile yok.
!!!
Birileri ‘biz orada ölen kadınları hayat boyu anmak istiyoruz’ diyecekse- ona sözüm yok. O tamamen ayrı bir konu.
Ama gördüğüm kadarıyla hikayeyi tam olarak hatırlayan da fazla değil.
Bunları düşünürken Ahmet Şık’ın annesinin görüntüleri geçti önümden; ’’Ahmet’i size vermem yakarım kendimi’’ diyerek ağlıyordu.
Kadın böyle bir şey işte diye vicdanım ses verdi. Ne yasa dinler, ne de erkeklerin koyduğu kurallara riayet eder kadın.
Canı yandıysa- ortada canı kaldıysa ilk kadın atlar. Korkmadan ateşe atar kendini kadın.
***
Vicdanlara yara olan- öldürülen kadınları, yerlerde olan kadın haklarının konuşulduğu bu gün benim açımdan kutlanacak değer bulmuyor.
Benim gözümden 8 Mart, ‘dünya ölü kadınlar’ günü. İsteyen istediği kadar kutlasın. Ben kendime daha anlamlı başka bir tane bakacağım.

7 Mart 2011 Pazartesi

Televizyondan Bakan- kadın Bakan!

Bir tünel var yoluna gidilemeyen, içine elini koyma cesareti yüreklerden çıkamayan…
Kadınları sokuyorlar, atıyorlar ısrarlı ayaklar- o tünele. Meğer ilklerden biriymiş, adaletin kadına- adil olmadığı tünelin kapısı 1927’de şehrin tam göbeğinde açılmış.
En son Mersin’de 50 kadının taşıdığı 19 yaşındaki cenaze ise tünelde artık yer kalmadığını anlattı, görenine.
Her şey İstanbul’un orta yerinde başladı. Bankalar Caddesi’nde öldürülen ve 3 saat ısrarla üstü örtülmeden öylece yerde bırakılan genç kızın bedeni, öldürülen kadınların girdiği utanç tünelinin kapısı oldu.
***
Bundan tam 84 yıl önceydi. Abdülhamid’in eski emir subayı olan Osman Ratıp bey, daha ilk görüşte aşık olduğu 22 yaşındaki Elza Niyego’ya alel acele evlenme teklif etti.
Soruşturma ihtiyacı da hissetmeden koşar adım istediğini alma heyecanıyla yandı.
Elza birini seviyor muydu, hayatında kimse var mıydı? Sormadı.
Kızlarının üzerine titreyen aile sıcak bakmadı bu teklife, Elza ise hiç istemedi. Osman hem 42 yaşında, yaşça büyüktü kızlarından. Hem de evliydi.
Kabul edilecek bir şey değildi. Duyar duymaz tepki gösterdiler.
Osman Ratıp umutlarının suya düşmesini kabullenemedi. Elza’yı saplantı haline dönüştürmeye başladığında, aşkına karşılık bulamadığı gecelerden birinin sabahında tehdide sarıldı.
Elza’yı öldürme tehditleri yaydı etrafa, iç çekti, naralar attı.
Hatta çekinmeden ailesine de söyledi. Ailenin şikayeti üzerine ise 1 ay hapis yattı.
Elza bu takiplerden, amansız tehditlerden 1 ay nefes alabilmişti.
Yazdı- gönlünce gezip, sokakta nefes alarak yürüyordu.
Osman’ın tahliyesinden sonra ise başladığı yere döndü her şey.
Osman ne tehditlerinden vazgeçti ne de Elza’dan.
Üzüntüden yataklara düşen annesinin göz yaşlarına dayanamayan ailesi, çareyi Elza’yı apar topar başka bir gence nişanlamakta buldu.
Umdular. Belki böyle vazgeçer Osman diye düşündüler.
Nerden bilsinler bu haberle Osman’ın insanlıktan çıkacağını!
***
17 Ağustos saat 18:30’da, iş çıkışında kız kardeşi Rejin ve kuzeni Raşel ile evinin yolunu tutan Elza’nın yolunu kesti Osman.
Elza, kaçmaya direnmeye çalışsa da başaramadı. Osman Ratıp bıçağı savurduğu gibi Elza’nın canını aldı. Araya girmeye çalışan kız kardeşini de yaraladı.
Çevredeki esnaf yetişemeden Elza yere kapaklandı.
Bedeninden akan kanlar Bankalar Caddesi’ne yayılırken, Elza artık kanıyla canıyla sokağın oldu. Elza’nın kanına bulandı sokak.
Etraf sakinlerinin, esnafın kanı dondu. Elza’nın kanı sokaklara aktıkça onların kanı çekildi. Katilin arkasından bağırmaya başladılar.
İsyan ettiler!..
Ailesine haber geldiğinde annesi ayakları çıplak attı sokağa kendini. Canından can kopan annesi, kızının sokak ortasında üstü açık yatan bedenini, taze bedeninden akan sokağı boyayan kırmızı kanlarını görünce yüreği yandı. Dakikalarca durmadan hıçkıra hıçkıra ağladı. Yalvarsa da dinletemedi annesi, Elza’nın ölü bedeni soruşturma gerekçeleriyle- 3 saat üstü açık vaziyette sokakta yattı.
Feryatlara rağmen örtmediler üstünü, öylece yatırdılar. Soruşturmanın sağlığı açısından insanlığı bile üstü açık yere yatırdılar o vakit!
***
Olay Elza’nın yahudi olmasından ötürü azınlıkların büyük
tepkisine yol açarken; dönemin Cumhuriyet ve Akşam gazetelerinin ‘erkek’ kalemleri; ‘bir gayrimüslim öldürüldü diye ortalık neden bu kadar velveleye veriliyor’ haliyle haber yapabilmeyi vicdanlarına koyabildiler.
***
‘Bu ülkede kanun yok, adalet yok’ diye yükselen seslere ne oldu
biliyor musunuz?
Hapse girdiler! Haklarında çeşitli iddialar ‘bulundu’ ve araya giren
kişiler sayesinde ancak 1 ayda kurtulabildiler mapushaneden.
Sonra onlar da ‘öğrendiler’, sustular.
Öğrettik. Çünkü bu ülkede çıkan seslerin nasıl kesildiği, protestoların, isyanın nasıl suç olduğunu bilmeyenimiz kalmadı.
***
Yıllar sonra bir cenaze daha ortada kaldı. Mersin’de 19 yaşındaki Hatice Fırat. Sevdiğine gitmek istedi. Öz abisi kesti, katletti.
Ama iş yaptıklarını toplamaya, ortadan kaldırmaya gelince erkekler yok oldu!
50 kadın cenazeyi morgdan aldılar, tabutu sırtlanıp omuz omuza taşıyıp defnettiler Hatice’yi.
***
Hafta sonu ise ‘Medyada Kadın Algısı’ konferansında konuşan Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Aliye Kavaf, suçu nerede aradı ve nereyi adres gösterdi biliyor musunuz?
Medyayı!.
***
1927’de Türkiye’de televizyonun ‘t’si yoktu! Osman Ratıp televizyon izleyemeden öldürdü Elza’yı.
İzleseydi belki de öldürmezdi. Filmler ona bir kadına nasıl davranacağını anlatırdı belki de! Ya da başka aşklara yanardı kim bilir! Belki de bir hayali, sevdası olurdu- ulaşmak isterdi!
Osman Ratıp’a ceza verilmeden akıl hastanesine yönlendirildi. Üstelik bu karar Osman’ın ailesinin nüfuzunu kullanmasına bağlandı.
Bir müddet sonra ise orada başka bir akıl hastası tarafından öldürüldüğü söylendi.
Osman televizyon izlememişti!
***
Sayın Kavaf,
Varlığınız kamu vicdanını tatmin etmiyorsa ve siz Hatice’nin cenazesini kaldıran o 50kadından biri değilseniz neden hala oradasınız?

28 Şubat 2011 Pazartesi

‘‘BEDENİMİ ASLA’’!!!

Kaçımız iradeyi doğru biliyoruz. Ya da kaçımız iradenin hayat kurtardığından haberdarız..
Ruhuma asla!!.. diye başlayan repliklerimiz vardır ya- bu sefer ki öyle değil.
Bu kez fiziğin anlam kazanmadığı yerde mücadelesini teslim olmayan ruh veriyor.
Her şey tersine dönüyor. O başlıyor.
‘Bedenimi asla’!.. ruhun en tatlı nakaratı oluyor.

Bir öleni vardır. Bir ölüp ölüp dirileni, bir de hiç ölmeyeni.
Ne çok insan biliriz tanımasak da, dokunmasak da artık aramızda yoklar. Ne kıymetlilerdi. Kendileri, aileleri, sevgilileri, hayatları vardı.
Hiç gitmeyecek gibi yaşadılar belki.
Ya da çok korktular ya gidersek diye. Sonları aynı. Korkanı da kalmadı, korkmayanını da götürdüler.

Elimden tutan bir erkek çocuğu var. Beni bir yerlere götürüyor. Minicik daha. Ama hızlı yürüyor. O benden daha kararlı.
Sorgulamıyorum. Minik olması hiç derdim değil. O kadar güven veriyor ki her şey- ben de akıyorum.

Bir restorana giriyoruz. Yıllar önce kaybettiğim, canımdan eksildiğini hissettiğim biri oturuyor masada. Çok iyi tanıdığım biri.

İnanamıyorum önce. Kanıyla canıyla masada, hatta daha önce gittiğimiz restoranların birindeyiz. ‘Kim bilir kaç defa kalabalık yemekler yedik orada’ derken- ben masaya oturuyorum.
Yüzümde hiçbir şaşkınlık yok. Hatta Ona dönüyorum.
‘e sen ölmedin mi nasıl oluyor da burada oturuyorsun’ diyebiliyorum. Gayet sakinim.
‘Tabii ki öldüm ama sen ölümden ne anlıyorsun ki’ diye soruyor bana!!
Ne anlayabilirim ki?
Hayata yapışmayı öğrenmişim, sıkıca tutunmak sonra bildiğim en iyi şekliyle yaşamak.
Korkularım, duvarlarım, kurcalayıp kurcalamadıklarım- hepsi iç sesim oluyor.
Hiçbir mantığı yok.
Zaten öyle bir yerdeyim ki bir tek mantık yok.
Burada başka şeyler gerçek.
‘Anlat o zaman ne peki bu yaşadığın, sen tam olarak neredesin’ diyorum.
O anlatıyor!
‘Bir yer var. Gidenin tam gitmediği ama sizin tamamen gittiğini sandığınız bir yer. Tamın gözüktüğü, en uca gitmeden önce ki durak.’
Başka bir kapı açılıyor zihnimde, O anlattıkça. Şaşkınlığımı fark ediyor, gülümseyerek devam ediyor anlatmaya.
‘Tek şartı var. Öz iradenden yersen, burada kendini eritir ve en uca doğru kayarsın. Yani uzaklaşsam da sorumluluğum devam ediyor.
Mesela istediğim herkesle yanında olmasam da farklı yollardan iletişim kurabiliyorum.’ Ama burada sorumluluk daha ince ayarlar üzerine kurulu’..
‘Sen ben yok işte’ diyiveriyor.
Masaya tutunuyorum. Bir şeye dokunmam lazım. Somuta dokunmam lazım. Suretime bakmam lazım aynadan. Var mıyım?
Şükürler olsun ki varım! Aklım gidip geliyor.
O fark ediyor halimi. ‘Boşuna uğraşma aklın almayacak bunları sadece ruhun anlıyor ne dediğimi yani burası bedenimi asla yeri’ dediğinde içimde hissediyorum sözlerini.
Biraz daha konuşuyoruz bana kitabımla ilgili ayrıntıları veriyor. Kaçırmamam üzerinde durmam gerekenleri söylüyor, dinliyorum ve rüyamda not alıyorum. O notu nereden bulacağım hiçbir fikrim yok ama not alıyorum. Ve diyor ki;
’’İnancım kalıyor. Arkasında ben varım. İradem var. Bizi- beni kalksa da inanç ve irade gitmiyor yok olmuyor’’. Diyor.
Bu günlerde kendini bana yazdırıyor.

15 Şubat 2011 Salı

KIRILGAN TANIKLIK

Önümde bir kitap var. Bir araştırma için günlerdir içinde dolaşıyorum. Hikayesi, bahsedeceğim konuyla ilgili değil ama içinde bir şeyler var. İçimin karanlığında yer buluyor.
Kitabın adı; ‘Tanıklık Etmek’.. Yahudilerin yakın tarih boyunca yaşadıklarını anlatıyor.
Kitabın bir bölümünde ise şöyle diyor;
’’Önce Yahudiler için geldiler ve ben ses çıkarmadım çünkü Yahudi değildim. Sonra komünistler için geldiler ve ben ses çıkarmadım çünkü komünist değildim. Sonra sendikalar için geldiler ve ben ses çıkarmadım çünkü sendikacı değildim. Sonra benim için geldiler ve benim için ses çıkaracak kimse kalmamıştı’’…

Tanıklık ediyoruz. Ama konuşmuyoruz. Su gibi çıkıyor dilimizdekiler. Kayboluyor. Bahanelerle susuyoruz, günü kurtarıyoruz. Çoğu vakit geçip gidiyor, belli değil kime işliyor.
İki isim var. Onların üzerine gelen gölgeler pazartesi sabahı canımı acıttı.
Biri Candaş Tolga Işık.
Defalarca özür üstüne özür diledi. Tanıyorum ve biliyorum. Yaptığı hatanın farkında. Ama zorla linç edildi. Israrla, şantajla, tehditle kendi karanlıklarını bulaştırdılar. Jöle keskin kaleme bulandı.
Biz tanıklık ediyoruz.

Sonra, Soner Yalçın’ın haberini duydum. Soner’le, 10 yıl önce Habertürk’ün ilk köhne binasında tanıştık. Ataköy Regatta’daki diskodan bozma karanlık bir binada, heyecanla başlayıp ortada hiçbir şeyin olmadığı günlerdi. Dönemin hikayesini kitapta toplayıp anlatıyorum. Herkesin ruhunun konuştuğu tünelden tek tek nasıl geçtiğini, neler yaşadığını okudukça o anları yaşayacak çoğu kişi.
Ufuk, ‘Baharcım gel Soner’le tanış. Habertürk’ün ortağı sayılır’ demişti. Fikir ortaklığı vardı bizimle. Farklı bir ses olmak en büyük sermayemizdi. Arkadaşlığımızı da bunun üzerine inşa ettik.
Bir yandan biz, dışarından da Soner desteklerdi Ufuk’un Habertürk’ünü.
Kimi zaman haber verdi, kimi zaman analiz etti. Yazdı çizdi. İsmi çok geçmese de hep içindeydi, kenarındaydı. Bazen de tam ortasında oldu.
Sonra ki aylar ara sıra e-mailleşirdik. Beni yazdıklarıyla ilk kez Alexander Pushkin’le tanıştırdı. Beraber e-mail trafiğinde klasiklerden notlar çıkarıp paylaşırdık. Hep daha farklı yorumlardık.
Ama ikimiz de günün sonunda bir şeyler alırdık farklılıklardan.
Bir gün Ufuk’un Habertürk’üne geldiğinde, ‘Kurtlar Vadisi’nin danışmanlığına başladığını söyledi. İlk bölümü hep beraber izledik. ‘Bu dizide herkes var’ diyordu. Sonra O’nu Anadolu Yakası’nda Osman Sınav’ın ofisine bırakmıştım. Yolda dizinin omurgasından bahsediyordu. Çok heyecanlıydı. Dizi tarzım da değildi ama Soner’in heyecanını zevkle dinledik.
O’nun da, benim de hayatımda kritik zamanlardı. Önemli kararlarımız vardı. Birini seçmek gerekiyordu. Öyle bir dostluğumuz oluştu. Önemli zamanlarda kesişti yollarımız hep.
Ben O’na sorardım bazen. ‘Sence?’ diye. O da uzun uzun anlatır- analiz ederdi. Her defasında ‘amma çok komplo teorisi var senin kafanda’ derdim. Gülerdik.
Benim hayatım daha başka. O kadar komployu üst üste oturtursam gece uyuyamam, gündüz kafamı kaldıramam. Ama Soner onların üzerine kitaplar, haberler inşa eder, araştırır analizlerini yapar.

Sonra ben New York’a gittim. Ntv’nin New York muhabirliğini yaptığım dönemde Amerika’dan birkaç kez konuştuk. ‘Önemli bir röportaj patlatmadan dönme’ derdi. Hakikaten şans, şartlar artık bir araya gelen ne varsa; Brad Pitt, Wolfang Peterson, Diane Kruger, Eric Bana ve bir çok isimle röportaj yaparak döndüm.
Gülerdik bir koyduk kaç aldık diye. Bir gün başıma bir iş gelmeden önce aradı beni. ‘Bu oluyor dikkat’ diye. İnceldiği yerden kopsun dedim..Koptu da! Yine herkes gülümseyerek devam etti yoluna. Ayrı yollardı ama kesişti hep bir yerlerde.
2007’de Arnavutköy’deki evime geldi. Kalabalıktık hep beraber bir sürü şeyden konuştuk. Bir hikaye anlattım. Herkesi ikna etti. Gecenin 2’sinde ‘hadi gidelim soralım’ dedi. Israr etti ama takmadık.
Sormadık ama takip ettik.
En son Habertürk kitabındaki bazı eksiklikler için bir araya gelecektik. Beyoğlu’nda karşılaştık. Bana yapılan bir haksızlığa isyanımı biliyordu. ‘Sabret hayatta her şey geçiyor’ dedi.
En kısa zamanda görüşeceğiz diye sözleşerek ayrıldık.
Fikirlerinin bazılarına katılmam ama Soner keskin olmadı hiç. Anlaşmak için bir yolu vardı hep. Hala da öyle. Yanlış düşünüyorsun demez. Kendi perspektifini anlatır.
Soner Yalçın gazetecidir. Beğenilir ya da beğenilmez ama gazetecilik yapar.
Pazartesi sabahı Soner’in evinde arama yapıldığı haberiyle uyanınca
içim kırıldı. Gazetecilik kırıldı.
Sabahın kör karanlığında yapılan baskın mı? Yoksa belirsizlik mi? Didik didik yapılan aramalar mı?
Hangi sorudan başlayayım karıştım.
Aklıma düştü. Soner’in beynini de didik didik arayabilirler mi?
Hangi düşünceleri beğenmeyip oradan çıkarabilirler?
İçim isyan ediyor. Sesim ne kadar çıkıyor bilmiyorum.
Kimsenin birbiri için ses çıkarmadığı yerde, kimsenin kalmadığı yalnızlıkta sıraya girenlere sessiz tanıklık etmeye devam mı edeceğiz? Soruyorum.

8 Şubat 2011 Salı

Defne Nasıl Kurtulur?

Bir namus davası var ki bizim ülkemizde- nedense içinde hırsızlık, uğursuzluk, hak yeme gibi daha vahim eylemleri barındırmıyor.
Namus bunun yerine eteğin altına kaçmış gibi devamlı aynı yere bakılıyor. Kadının tekeline çıkarılmış bu ‘namussuzluğu’ da haliyle bir tek kadınlar işliyor!
Bir Asiye vardı. Hikayesi 70’li yıllarda yazıldı. Tiyatro perdelerinden inmedi. Sonunda beyaz perdeye taşındı.
Anası da ‘aynı yolun yolcusu’ olan Asiye, ‘kenarına bak bezini al,
anasına bak kızını al’ deyişini yalancı çıkarmadı.
‘Aynı yolun yolcusu’ olan Asiye, annesinin tecrübeleri ve talih yüzüne
gülünce hikayenin sonunu patroniçe olarak tamamladı.
Atıl Yılmaz’ın çektiği ‘Asiye Nasıl Kurtulur?’ filminde, Asiye hayatın yazılı olmayan kurallarını öğrenerek kurtulmuştu!
Asiye’nin namusunu patroniçelik kurtardı.
Daha eski filmlerde ise; kadının başına bir iş geldiğinde, kadın ancak
ölerek temizlerdi ‘lekesini’.. Hatta adam öldürmezse bir vesile kadın
kendini bıçağın üstüne atardı. ‘İyi kadın’ anılacaktı çünkü.
‘Senin annen bir melekti yavrum’ demek gerekiyordu.
Namusu eteğin altında arayanlar öyle istiyordu.

Bugünlerde yine onlar konuşuyor.
Konuları ise Defne Joy Foster.

Defne kocasını aldattı mı? Aldatmadıysa evli bir kadının,
bekar bir erkeğin evinde hem de gece yarısı ne işi vardı?
Hatta ‘gece kız başına öyle elin heriflerinin evinde gezersen
olacağı bu’ diyenler de var.
Namusu Defne’den uzaklaştıralım. Mesela siz hiç bir annenin oğlunu evlendirmek için nasıl kız aradığına şahit oldunuz mu toplumda?
‘Temiz mi? Namuslu mu? Aile kızı mı?
Onunla bununla gezer mi? Açık saçık giyinip orada burada erkeklerle
konuşur mu?’ daha çok var. .
Yani yine etek altı!
***
Hıncal Uluç’un Defne Joy Foster için yazdığı yazıyı savunacak
değilim. Yazının en önce zamanlaması sonra da içeriği
çok rahatsız edici.
Ama yazıda başka şeyler de var. Hıncal Uluç’un yazısıyla yıktığı bir
tabu var.
Sadece kadının ölüsünün namuslu sayıldığı, sadece ölen kadına
duyulan saygıyı ve bu ilginç kutsal alanı delen bir yazı.
Samimi olalım.
Ölü seviyoruz biz diri değil!
Hıncal Uluç’u eleştirdik. Bir tek Hıncal Uluç mu var böyle düşünen?
Peki sadece kadının ölenine saygı duyanlara napalım?
Onların yatacak yeri var mı?
Defne için bundan böyle bin kötü yazı da çıksa fark etmez
Defne gitti ‘namusu’ kurtuldu!

4 Şubat 2011 Cuma

ÇIPLAK HİZMET!

Bir deterjan markası var.
Bingo! Bildiniz. Adı her neyse işte.
Sanırsınız devlet eliyle kilo kilo deterjan dağıtıyorlar.
Yeter ki adres verin! Veya çeşme başında buluşalım hep beraber.
Ne bileyim çamaşırlara da bir el atarlar belki!
Olmadı çamaşırları da bir nizama bağlarlar.

Konu bir reklam filmi.
Basit bir film olarak görmeyin. Bir şeyler anlatıyor.
‘Serbest piyasaya’ üniformalı reklam çeken reklamcıları var filmin!
Hikaye, Sinem Kobal’ın bir alış veriş merkezine girme çabasıyla başlıyor. Kobal, güvenlik kapısından geçmeye çalışıyor- kapı ötüyor. Güvenlik görevlisi geliyor yanına- elleriyle dokuna dokuna arıyor Sinem Kobal’ı.
Sonra da bir koku alıyor ‘aaa bu ne kokusu’ minvalinde devam ediyor reklam… Sonrasını tahmin edersiniz.
Haliyle merak ediyorum. Nasıl bir reklam kafası! Yoksa kafası mı iyi çekenlerin? Ki; kontrolle, aramayla, dokunmayla üstüne kuş da konduruluyor.
Benim de bir önerim var. Bence yetmez, polis zoruyla satılan deterjan reklam filmleri de çekin peşine!
Hatta biz bu senaryoda başka markayla yıkayalım çamaşırları.
Sonra polis gelsin, döve döve bize bu markayla yıkatsın çamaşırları! Hatta bu da yetmez- kendi çamaşırlarını da yıkatsınlar!
!!!
***
Altı üstü bir reklam amma abarttın daha neler! Diyen de vardır.
Ama hiç öyle değil. Ayrıca abartmaya ilk ben başlamadım.
Anlatayım niye?
Güvenlik kapısı ve arama meselesi özellikle alış veriş merkezlerinde oldum olası bana ‘güvensizlik’ mesajı verir. Hakaret gelir. Halkına güvenmeyen sistem resmi verir. Pek sevimli geçemiyorum.
Hele de ‘öttünüz aramamız gerekiyor’ dediler mi iyice deli oluyorum. Altı üstü bir markete ya da sinemaya gideceğiz diye evden çıkıp, aranmadık yerimiz kalmayarak dönüyoruz eve.
***
En büyük örnek Amerika’ya bakalım.
New York, 11 Eylül gibi ağır bir travma geçirdi. Hani güvenlik adına ne yapsa hak verecek durumdalar. Hala unutamadılar çünkü.
Hala ilk gün kadar ağlıyorlar kaybettiklerine. Ciğerleri yanıyor.
Sözde de değil. Her sene daha büyük bir kalabalık, yıkılan kulelerin oradaki törene katılıyor. Ölenlerin isimleri tek tek okunuyor. Televizyonlar saatlerce canlı yayın yapıyor. Acılarına sahip çıkıp, saygı duyuyorlar. Hala taze tutuyorlar.
Peki buna rağmen New York’da hangi alış veriş merkezinin girişinde güvenlik kapısı var?
Hiçbirinin!
Hangisi sizi dokuna dokuna arıyor?
Hiçbiri! Yok öyle bir şey.
Terörün gözüne sokulduğu bir yerdi üstelik burası!

Türkiye’ye ve reklama dönelim. Bence bu yetmez ne bileyim başka sistemler falan da getirin reklamlarda. Biz yurttaşlar hep beraber eşit yıkayalım. Nasıl olsa su da bedava o zaman!
***
Kurgusu, bilinç altı her gün değişim isteyip de kendini değiştirmeyenlerin zihinlerinden belli ki.
Basit bir sorum var.
Sözde ileri- alış veriş merkezinde aranan demokrasi, trafik mi çok sıkışık ki hayatımızın içine gelmez?
O gelmiyorsa zahmet olmasın biz gidelim!

28 Ocak 2011 Cuma

BU GAZLA!!!

Bizim yollarımız daha doğarken ayrılmış. Sonra birleşir mi?
En derin yarığı aramıza devlet atmış. Renklere ayırmış.
Devlet eliyle adı nüfus cüzdanı konmuş hadisenin.
Hikaye pembelerle maviler arasında geçer olmuş. Pembe mavi savaşlarımız doğmuş bitmeyen!
Anlayacağınız; kadın erkek ayrımının ‘sertifikası’ daha doğarken rengarenk yazılmış.
***
Sene 2004.. Taksim’de dünya kadınlar günü kutlanıyor.
Kadınlar yürümek istiyorlar. Haksızlıkları dile getirmek, seslerini duyurmak amaçları.
Ne mi oluyor?
Verin gazı!
Ülkenin yürüyemeyen kadınları oluyorlar!
Herkes geldiğine bin pişman gazlanıyor koca gün.
Aşağı gitse kabahat, yukarı çıksa kabahat oluyor. Sağdan sola, soldan sağa demeden basıyorlar gazı.
Aradan seneler geçti. Yıllar sonra biz kadınlara önem veriyoruz demenin iki simgesi oldu. İki Tüsiad başkanı üst üste kadın oldu.

Sene 2010
Ayşe Paşalı, Çağla Arin’lerimiz oldu.. Sevmenin bir tek erkeğe kutsal sayıldığı hikayelerimiz eklendi peşine!
Seviyorum dediler. Vurmak, öldürmek ‘mübah’ oldu sanki. Serbest Bölge var seviyorum diyen erkeklere!
***
Bir de Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanımız var.
Bakıyor öyle uzaktan.
Arada canlı yayınlara çıkıyor. Bin tembih bu soruyu sormayın yoksa kötü olur diye! O da kolayını bulmuş katillere psikopat diyor, dünyada bir tek bizde olmuyor diyor.. diyor da diyor.

***
Sene 2011
Yer: Samsun. İsmi Kübra K. boşandığı eşi bir üniversitede yardımcı doçent doktor Erol K.
Kübra’nın boğazını kesip 17 yerinden bıçakladı. Polisler son anda kapıyı kırarak zor elinden aldılar kadını ve annesini. Erol K.’nin davası devam ediyor.
Yer: Diyarbakır. İsmi İpek Tekin. Eşini terk edip başka bir erkekle kaçtığı ileri sürülüp aile meclisince hakkında infaz kararı alındı.
Kocası Kadri Tekin acımadan başından vurdu.
Kardı Tekin’in soruşturması sürüyor.
Yer: Iğdır. İsmi Vesile Dündar. 5 çocuğu var. 18 yıl evli kalmış Ahmet Dündar’la. Artık gördüğü dayağa şiddete, eziyete dayanamayıp boşanıyor. Mahkeme kapısından sokak kapısına açılıyor yeni hayatı. Çünkü kocası Ahmet Dündar, kapıya koyuyor 18 yıllık eşini. Yetmiyor çocuklarıyla başladığı yeni hayatında bu kez de öldürülmekten korkuyorlar. Sokağa adımlarını atamaz haldeler.
Ahmet Dündar hakkında herhangi bir soruşturma ya da aşka bir şey
yok.
***
Dünya Ekonomik forumu tarafından her yıl yayınlanan kadın erkek eşitliği karnesiyle Türkiye 134 ülke içinde sondan dokuzuncu!
Ekonomik büyüklüğü ile dünyada 16. sırada olan Türkiye'de kadınların ekonomiye katılımında ise sondan dördüncü!
Haklısınız. Türkiye kadın hakları konusunda çok ilerlerdi!
Gazdan- dayak ve cinayetlere kadar ilerleyen, şiddetin dozunun arttığı bir ilerleme var.
Kalkın yürüyelim deseniz gazlayanları var!
Bu gazla daha çok ilerleyen haklarımız var!