Öpüşmek: 0
Dokunmak: 0
Fantezi:-100
Bir izleseydim: Zaten yok!
Sevişmek: Yorgan altına döndü!
Sonuç: En iyisi ’’çay demlemek’’ su ziyan olmasın…
***
Paris’in sevişen tiyatrolarından bahseden bir giriş ne havalı olurdu değil mi? Aynı zamanda Fransızlar kadar ‘sevişgen’ bir toplumun milliyetçiliğinin nerden-nasıl beslendiği konusunda değişik bir sentez de attırılabilirdi buraya. Mesela siyasete olduğu gibi; sevişmelere de milliyetçi bir yerden mi bakıyorlar bu aralar, yoksa ‘bütünleşilen’ anlarda artık ‘vatan-millet-Sakarya’ mı?
Fantezi mi yapıyorum?
Sanmıyorum. Ama BTK’nın ilginç fantezileri olduğunu biliyorum.
Bir filtreleme sistemi ortaya çıktı. Yani en açık tabiriyle ‘fişte bir el, ister çeker-ister çekmez.’ Keyfine kalmış.. Ya da her yeni gelenin ahlaki örgüsüne göre farklı uygulamalarla karşılaşacağız.
Örnekleri nerde var diye sorunca; Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerde uygulanan değişik saçmalıklar aklıma geliyor. Hani şu zamanında tek mikrofonla AB’ye alternatif adres gösterilen seri kupon!
Biraz daha araştırınca; 22 Ağustos’tan sonra ‘hangi internet paketini istersiniz’ diye soracaklarını öğreniyorum.
Aile-Çocuk-Türkiye-Standart gibi seçenekler mevcutmuş. Ki ben- ‘dünya standardı var mı?’ diye sormak isteyenlerdenim...
‘Standart’ seçildiğinde bugün internette nereye giriyorsak aynen devam gibi; fakat BTK’nın belirlediği bir paketten internete ulaşacaksınız. Dolayısıyla her an bazı siteler gidebilir de- gelebilir de!. Artık ‘fişçi başının’ insafına kalmış!
Bu arada ’’devletimiz’’ bizi hiç uğraştırmadan porno ve erotik arasındaki farkı da net olarak belirlemiş.
Artık ulaşamadığım siteye DNS’lerim diyorsanız, ‘ikileyin’ cevabını alabilirsiniz. Çünkü artık DNS’ler de değiştirilemiyor.
Kontrol ve yetki tamamen BTK’nın insiyatifinde.
Uygulama haliyle, BTK’ya muazzam yetkiler verirken; aynı zamanda yeni bir rant kapısı da yaratıyor.
Yasağın yarattığı fırsatları değerlendiren yasakçılar ve rantın kapısından girenlerin, internet kapılarını tuttuğu yeni bir dönem başlıyor.
Yani devlet yine, vatandaşına değil- devlete hizmet etmeye devam ediyor. Böylece; devletin kendine hizmet eden damarının, kim gelirse gelsin kesilmeyeceği gözümüze bir kez daha sokuluyor.
Peki interneti sınırlayan kafayla- Özal’dan önce el telsizini yasaklayan kafa arasında fark var mı?
Yok çünkü; Türkiye’yi tartışmalar treninden indirmeyen bu kafa, ‘açmak’ değil, her zaman ‘kapatmak’ peşinde..
Vatandaşından korkan devlet, Özal’dan önce el telsizlerini yasaklamıştı. Özal yasağı kaldırarak bu korkuyu yıktı.
Şimdi ise AKP hükümetini de çeşitli bürokratik manevralarla uyutan bu kafa; ‘açmayalım’, ‘yapmayalım’, ‘yaptırmayalım’ ideolojisiyle yoluna devam ediyor ve internetin gücünü çok iyi bildiği için çeşmenin başına koltuk atıyor.
Ve belli ki; ‘devlet geleneği hiç sevişmiyor’…
5 Mayıs 2011 Perşembe
2 Mayıs 2011 Pazartesi
Kendi Vatandaşından Korkandan Kabile Bile Olmaz!
İki sene öncesinin 1 Mayıs’ında, Cihangir’de kendi evimde otururken biber gazından zehirlendiğim günü, devletin aklı selimliği bir yana zehirlediği bile konusunda artık şüphem yoktu. Hem meydana gidemedim, hem işe gidemedim arbededen, ama evimde zehirlendim. Böyle bir çözüm olabilir miydi sizce? Giden kadar mağdur, gitmeyen kadar esir eden çözümler mi bizi kurtaracaktı?
Kurtarmadı. Ve devlet hiçbir işe yaramayan korkularını birer birer bırakmaya başladı.
1 Mayıs’la en azından meydanların özgürleşmesi hesaplaşmasında önemli bir sınav veren ‘devlet’, pazar günü ilk kez vatandaşına hizmet etti. Kendi vatandaşından korkan sistemin ayakta kalamayacağı gerçeği hatırlandı.
Kendi milletinden korkan bir devletten ne köy, ne de kasaba olacağı anlaşıldığı süreçte yasaklarıyla yüzleşen devlet, kanun devletinden hukuk devletine doğru bir ses verdi.
Yasakların çok olduğu ülkelerin sonunu hepimiz biliyoruz. Sonsuza kadar ayakta kalanı tarihte henüz görülmedi.
Peki ya başka korkularımız? Mesela ‘baş örtüsü korkusu’ bitti mi? Konuşulmaması çözümün işareti mi? Şimdilik öyle değil.
Benim için kavramların dehası.. Bir çok kişiye de ‘hah tam da bunu diyecektim’ dedirten isim..
Nilüfer Göle.
Bazılarını ayırarak malum aydınların ‘olması gereken’ hal diye kalıplaştırdığı, iki adım ileri gitmeyen kavramlarından çok uzaklara gidiyor. Uzlaştırıyor, ruh katıp yumuşak geçiş için damar açıyor.
Göle’nin son kitabı söyleşi türünde. Ayşe Çavdar soruyor, O cevaplıyor.
Ayşe Çavdar’ın önsözü kitaba çarpıcı bir giriş yaptırıyor. Çünkü Göle’nin önceki çalışmalarından biri olan ‘Modern Mahrem’i ikinci okuyuşunda artık baş örtülü olmadığından bahsediyor Çavdar.
Kısacası sistem dışına itildiğini ama kendisini ait bulduğu başka sorularla, başka platformda var ettiğini anlatıyor.
Ayşe Çavdar’ın tercihi kendi perspektifinden doğru olabilir. Ama kabul görmemesi onu daha da radikal bir noktaya ulaştırabilme ihtimalini beslerken, O kendi çabasıyla bilgiyle farklı bir yol seçiyor.
Ama burada önemli olan Ayşe Çavdar’ın yolu değil, sistem dışına iten irade. Haliyle Göle de ekliyor. ‘Farklılık uzaklık değil. Farklılık ve yakınlık bir arada olabiliyor’. Baş örtüsünü daha dişi bulan Göle ve Çavdar; ruj sürmekle- baş örtüsünü iğneyle tutturmak arasında fark görmüyor. Çünkü ikisi de kadını artık daha görünür yapıyor.
Bugün bir kadın dekoltesiyle, mini eteğiyle ne kadar kadın olduğunu vurguluyorsa, baş örtüsü takan kadın da, diğer uçta- o kadar kadın olduğunun altını çiziyor. Kulvarlar farklı gelebilir ama değil. Aynı sistemdeler. Biri diğerinin öteki ucu görünse de- aslında sadece öteki yüzü.
Aydınlara sorarsanız; belli söylemlerin dışına çıkan yok. Ama merak ediyorum Göle’yi ve bazı aydınları dışında tutarak, geçmişin aydınları çıkıp zamanında bu tartışmaları kilitlememiş miydi?
Çıkıp New York Times, Wall Street Journal ve Washington Post gibi gazetelere ‘Türkiye’yi karanlık günler bekliyor’ dememişler miydi?
Peki şimdi ne oldu da aydınlar söylem değiştirdi?
Dünya değişti, bakış açısı değişti, dinamikler değişti mi diyeceksiniz?
Bu devirde artık kalmadı o fikirler mi diye düşünüyorsunuz?
Hiç biri değil. Bugün Türkiye aydınlarının yarısının hala kafasının arkasında bir şey değişmedi.
Değişen tek şey şekil değişikliği. Aslında baş örtüsünü aydınlar başlarına taktı. Tutarsız cesaretten uzak yaklaşımlarıyla, korkularıyla yaptılar, üstelik de korkutarak.
Bir taraftan bakınca kendi düşüncelerini savunmakta gösterdikleri üstün kaliteye saygı duyuyorum. Tıpkı Orta Doğudaki reformlara karşı çıkanlara duyduğum saygı kadar. Ama onlarsız bir Türkiye düşünemiyorum. Çünkü onların işaret ettikleri siyahın aslında gri ya da beyaza yakın olduğunu biliyorum.
Kurtarmadı. Ve devlet hiçbir işe yaramayan korkularını birer birer bırakmaya başladı.
1 Mayıs’la en azından meydanların özgürleşmesi hesaplaşmasında önemli bir sınav veren ‘devlet’, pazar günü ilk kez vatandaşına hizmet etti. Kendi vatandaşından korkan sistemin ayakta kalamayacağı gerçeği hatırlandı.
Kendi milletinden korkan bir devletten ne köy, ne de kasaba olacağı anlaşıldığı süreçte yasaklarıyla yüzleşen devlet, kanun devletinden hukuk devletine doğru bir ses verdi.
Yasakların çok olduğu ülkelerin sonunu hepimiz biliyoruz. Sonsuza kadar ayakta kalanı tarihte henüz görülmedi.
Peki ya başka korkularımız? Mesela ‘baş örtüsü korkusu’ bitti mi? Konuşulmaması çözümün işareti mi? Şimdilik öyle değil.
Benim için kavramların dehası.. Bir çok kişiye de ‘hah tam da bunu diyecektim’ dedirten isim..
Nilüfer Göle.
Bazılarını ayırarak malum aydınların ‘olması gereken’ hal diye kalıplaştırdığı, iki adım ileri gitmeyen kavramlarından çok uzaklara gidiyor. Uzlaştırıyor, ruh katıp yumuşak geçiş için damar açıyor.
Göle’nin son kitabı söyleşi türünde. Ayşe Çavdar soruyor, O cevaplıyor.
Ayşe Çavdar’ın önsözü kitaba çarpıcı bir giriş yaptırıyor. Çünkü Göle’nin önceki çalışmalarından biri olan ‘Modern Mahrem’i ikinci okuyuşunda artık baş örtülü olmadığından bahsediyor Çavdar.
Kısacası sistem dışına itildiğini ama kendisini ait bulduğu başka sorularla, başka platformda var ettiğini anlatıyor.
Ayşe Çavdar’ın tercihi kendi perspektifinden doğru olabilir. Ama kabul görmemesi onu daha da radikal bir noktaya ulaştırabilme ihtimalini beslerken, O kendi çabasıyla bilgiyle farklı bir yol seçiyor.
Ama burada önemli olan Ayşe Çavdar’ın yolu değil, sistem dışına iten irade. Haliyle Göle de ekliyor. ‘Farklılık uzaklık değil. Farklılık ve yakınlık bir arada olabiliyor’. Baş örtüsünü daha dişi bulan Göle ve Çavdar; ruj sürmekle- baş örtüsünü iğneyle tutturmak arasında fark görmüyor. Çünkü ikisi de kadını artık daha görünür yapıyor.
Bugün bir kadın dekoltesiyle, mini eteğiyle ne kadar kadın olduğunu vurguluyorsa, baş örtüsü takan kadın da, diğer uçta- o kadar kadın olduğunun altını çiziyor. Kulvarlar farklı gelebilir ama değil. Aynı sistemdeler. Biri diğerinin öteki ucu görünse de- aslında sadece öteki yüzü.
Aydınlara sorarsanız; belli söylemlerin dışına çıkan yok. Ama merak ediyorum Göle’yi ve bazı aydınları dışında tutarak, geçmişin aydınları çıkıp zamanında bu tartışmaları kilitlememiş miydi?
Çıkıp New York Times, Wall Street Journal ve Washington Post gibi gazetelere ‘Türkiye’yi karanlık günler bekliyor’ dememişler miydi?
Peki şimdi ne oldu da aydınlar söylem değiştirdi?
Dünya değişti, bakış açısı değişti, dinamikler değişti mi diyeceksiniz?
Bu devirde artık kalmadı o fikirler mi diye düşünüyorsunuz?
Hiç biri değil. Bugün Türkiye aydınlarının yarısının hala kafasının arkasında bir şey değişmedi.
Değişen tek şey şekil değişikliği. Aslında baş örtüsünü aydınlar başlarına taktı. Tutarsız cesaretten uzak yaklaşımlarıyla, korkularıyla yaptılar, üstelik de korkutarak.
Bir taraftan bakınca kendi düşüncelerini savunmakta gösterdikleri üstün kaliteye saygı duyuyorum. Tıpkı Orta Doğudaki reformlara karşı çıkanlara duyduğum saygı kadar. Ama onlarsız bir Türkiye düşünemiyorum. Çünkü onların işaret ettikleri siyahın aslında gri ya da beyaza yakın olduğunu biliyorum.
21 Nisan 2011 Perşembe
Sagir Pasa ve Hemingway
’’Daha birkaç ay öncesine kadar İslam dünyasında Mustafa Kemal’e yeni bir Selahattin Eyyubi gözüyle bakılıyordu. İslamiyeti, Hristiyanlığa karşı savaşa yöneltecek, bütün Doğu ülkelerinde bir kutsal savaşın öncülüğünü yapacaktı. Ama şimdi Doğu dünyası ona karşı güvenini gitgide yitirmeye başladı. Konuştuğum Müslümanlar bana; ‘Mustafa Kemal bize ihanet etti’ dediler.’’
Satırların sahibi; Ernest Hemingway. 24 Ekim 1922 tarihli ‘The Toronto Daily Star’a yazdığı köşeden aktarıyor. Bilgileri toplayan kitabı ise ‘İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar’…
O dönem Atatürk’ün güçlükle kurmaya çalıştığı, Cumhuriyet öncesi eleştirilerini aktarmış.
Lozan Barış Antlaşması henüz imzalanmamış bile…
Her yer savaş meydanı gibi. Hani eskiler dermiş ya; ‘memleket elden gidiyordu. Kadın- yaşlı demeden, köylü- kentli demeden savaşa koşulan günlerdi.’diye aynen tam o günler; köylülerin dayanan-direnen gücü sayesinde kazanılan zaferleri getirdi. Hemingway de benzer satırlara yer veriyor.
Katliamlar tek taraflı değil. Sanki bir sizden- bir bizden hoyratlığında tüm dünyada yürüyor. Trakya’da katledilen Müslümanlar ve savaşta katledilen Hristiyanların canından bildiriyor Hemingway.
Daha o yıllarda açıkça dile getirilmese de keskin kalemiyle herkesin gözünün petrollerde olduğuna dikkat çekiyor. Batının ve Amerika’nın doğudaki varlığına önem veriyor Hemingway.
Boğazlara İngiliz hakimiyetini akılcı kılan Hemingway’in Atatürk’le ilgili kafası karışık. Türkiye’nin doğudan vazgeçmeyeceğini söylerken doğuda bir hayal kırıklığı oluştuğundan bahsediyor.
’’Mustafa Kemal, Arap yarımadasına petrol yüzünden sahip olmak istemektedir. İngiltere de, petrol uğruna Arap yarımadasını elden çıkarmaya karşıdır. Bekledikleri Selahattin Eyyubi kişiliğini Mustafa Kemal’de bulamamaktan düş kırıklığına uğrayan ve onun körü körüne bir savaşa girmeyeceğini kestiren Doğu dünyası, yine de Mustafa Kemal’e savaşlarını yaptırtabilirler.’’
Yorumuyla doğunun pragmatik yaklaşacağından bahsediyor ama bu dakikalarda gazetesine gelen bir telgrafta; ‘Türklerin Arap yarımadasıyla ilgili isteklerini Lozan Barış Konferansına bıraktıklarını bildirdiklerini açıklıyor’.
Hemingway tarafını açıkça belli eden sivri bir kalem. Bunu da korkusuzca yapıyor.
Gazeteye geçtiği 27 Ocak 1923 tarihli yazısının büyük bir bölümü ise İsmet İnönü’ye ayrılmış. İnönü’yü hem Atatürk’le kıyaslıyor hem de yerden yere vuruyor. Alaycı bir üslupla daha çıplak bir İnönü’den bahsediyor.
’’Herkes asıl İsmet Paşa’yı görmek istiyor, fakat bir gören, bir daha görmek istemiyor. İsmet Paşa kısa boylu, kara kuru bir adam. Hiçbir çekiciliği yok. Bir insan ne kadar ufak tefek ve silik olabilirse, o da öyle. Sanki dikkati çekmemek için özel bir deha sahibi. Mustafa Kemal’in kimselerin unutamayacağı, İsmet Paşa’nın da, kimselerin hatırlayamayacağı bir yüzü var.’’
İnönü’yü dışarından aynen bu ifadelerle tarif ediyor. Kalemine böyle uygun görmüş.
Çocuktum anneannem seslendiğinde duymazsam ‘İnönü’ der gülerdi arkamdan. Çocukluğumun efsanevi diğer İnönü anısı ise; ‘aslında Atatürk, İnönü’ye sınırı daha ilerden çiz demiş ama sağır Paşa duymamış yanlış anlamış dolayısıyla da yanlış yerden çizmiş’ diye anlatılırmış. Anneannem de bize anlatırdı, gülerdik öyle şey mi olur diye.
Hemingway’in yazdıkları elbet bunu doğrulamıyor ama ‘sağırlık’ sebeplerini çözdüğü anlaşılıyor.
’’O kadar sıkıcı bir sokuluşu vardı ki, diğer gazeteciler onu tanımıyordu bile. Asansörün kapısı önünde birkaç gazeteci onu kalabalıkta itip kakalayınca; ‘ne komik bir durum, değil mi ekselans?’ dedim. Okullu kızlar gibi gülümsedi, omuzlarını silkti ve alaycı bir davranışla ellerini kaldırıp yüzünü örttü. Güldüm. O da kıkırdadı. ‘Randevu alıp benimle görüşmeye gelin’ dedi. El sıkıştık. Asansöre girdikten sonra yüzüme bakıp güldü. Görüşme sona ermişti.
Kendisiyle yaptığım mülakatta çok iyi anlaştık. Çünkü ikimiz de gayet kötü Fransızca konuşuyorduk. Türkiye’de kültürlü bir Türk için büyük eksiklik sayılan kötü Fransızcasını, İsmet Paşa da sağır taklidi yaparak örtmeye çalışıyordu.’’
Ernest Hemingway, İşgal İstanbul’u, 1970 Milliyet Yayınları.
Satırların sahibi; Ernest Hemingway. 24 Ekim 1922 tarihli ‘The Toronto Daily Star’a yazdığı köşeden aktarıyor. Bilgileri toplayan kitabı ise ‘İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar’…
O dönem Atatürk’ün güçlükle kurmaya çalıştığı, Cumhuriyet öncesi eleştirilerini aktarmış.
Lozan Barış Antlaşması henüz imzalanmamış bile…
Her yer savaş meydanı gibi. Hani eskiler dermiş ya; ‘memleket elden gidiyordu. Kadın- yaşlı demeden, köylü- kentli demeden savaşa koşulan günlerdi.’diye aynen tam o günler; köylülerin dayanan-direnen gücü sayesinde kazanılan zaferleri getirdi. Hemingway de benzer satırlara yer veriyor.
Katliamlar tek taraflı değil. Sanki bir sizden- bir bizden hoyratlığında tüm dünyada yürüyor. Trakya’da katledilen Müslümanlar ve savaşta katledilen Hristiyanların canından bildiriyor Hemingway.
Daha o yıllarda açıkça dile getirilmese de keskin kalemiyle herkesin gözünün petrollerde olduğuna dikkat çekiyor. Batının ve Amerika’nın doğudaki varlığına önem veriyor Hemingway.
Boğazlara İngiliz hakimiyetini akılcı kılan Hemingway’in Atatürk’le ilgili kafası karışık. Türkiye’nin doğudan vazgeçmeyeceğini söylerken doğuda bir hayal kırıklığı oluştuğundan bahsediyor.
’’Mustafa Kemal, Arap yarımadasına petrol yüzünden sahip olmak istemektedir. İngiltere de, petrol uğruna Arap yarımadasını elden çıkarmaya karşıdır. Bekledikleri Selahattin Eyyubi kişiliğini Mustafa Kemal’de bulamamaktan düş kırıklığına uğrayan ve onun körü körüne bir savaşa girmeyeceğini kestiren Doğu dünyası, yine de Mustafa Kemal’e savaşlarını yaptırtabilirler.’’
Yorumuyla doğunun pragmatik yaklaşacağından bahsediyor ama bu dakikalarda gazetesine gelen bir telgrafta; ‘Türklerin Arap yarımadasıyla ilgili isteklerini Lozan Barış Konferansına bıraktıklarını bildirdiklerini açıklıyor’.
Hemingway tarafını açıkça belli eden sivri bir kalem. Bunu da korkusuzca yapıyor.
Gazeteye geçtiği 27 Ocak 1923 tarihli yazısının büyük bir bölümü ise İsmet İnönü’ye ayrılmış. İnönü’yü hem Atatürk’le kıyaslıyor hem de yerden yere vuruyor. Alaycı bir üslupla daha çıplak bir İnönü’den bahsediyor.
’’Herkes asıl İsmet Paşa’yı görmek istiyor, fakat bir gören, bir daha görmek istemiyor. İsmet Paşa kısa boylu, kara kuru bir adam. Hiçbir çekiciliği yok. Bir insan ne kadar ufak tefek ve silik olabilirse, o da öyle. Sanki dikkati çekmemek için özel bir deha sahibi. Mustafa Kemal’in kimselerin unutamayacağı, İsmet Paşa’nın da, kimselerin hatırlayamayacağı bir yüzü var.’’
İnönü’yü dışarından aynen bu ifadelerle tarif ediyor. Kalemine böyle uygun görmüş.
Çocuktum anneannem seslendiğinde duymazsam ‘İnönü’ der gülerdi arkamdan. Çocukluğumun efsanevi diğer İnönü anısı ise; ‘aslında Atatürk, İnönü’ye sınırı daha ilerden çiz demiş ama sağır Paşa duymamış yanlış anlamış dolayısıyla da yanlış yerden çizmiş’ diye anlatılırmış. Anneannem de bize anlatırdı, gülerdik öyle şey mi olur diye.
Hemingway’in yazdıkları elbet bunu doğrulamıyor ama ‘sağırlık’ sebeplerini çözdüğü anlaşılıyor.
’’O kadar sıkıcı bir sokuluşu vardı ki, diğer gazeteciler onu tanımıyordu bile. Asansörün kapısı önünde birkaç gazeteci onu kalabalıkta itip kakalayınca; ‘ne komik bir durum, değil mi ekselans?’ dedim. Okullu kızlar gibi gülümsedi, omuzlarını silkti ve alaycı bir davranışla ellerini kaldırıp yüzünü örttü. Güldüm. O da kıkırdadı. ‘Randevu alıp benimle görüşmeye gelin’ dedi. El sıkıştık. Asansöre girdikten sonra yüzüme bakıp güldü. Görüşme sona ermişti.
Kendisiyle yaptığım mülakatta çok iyi anlaştık. Çünkü ikimiz de gayet kötü Fransızca konuşuyorduk. Türkiye’de kültürlü bir Türk için büyük eksiklik sayılan kötü Fransızcasını, İsmet Paşa da sağır taklidi yaparak örtmeye çalışıyordu.’’
Ernest Hemingway, İşgal İstanbul’u, 1970 Milliyet Yayınları.
8 Nisan 2011 Cuma
HEMINGWAY ISTANBUL'DAYDI!
Hemingway’in 1922 yılında İstanbul’a gazeteci olarak gelip, o dönemi gazetesine mektupla bildirdiğini biliyor muydunuz?
Sonra bu makalelerden oluşturduğu ’’İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar’’ ismiyle çıkardığı kitaptan haberiniz var mıydı? İstanbul’un Hemingway’de bıraktığı derin izler ve notları, beni bilmediğim İstanbul’a doğru sürüklüyor.
***
Eskiler anlatırmış; ‘İstanbul bu! sağı solu belli olmaz. Bu şehir adamı yersiz de eder, yurtsuz da.. Oturtmaz bir yerde, oradan oraya taşır.. Bir gün aniden bey yaptığını- başka gün hapislere koyar.
Sağı solu belli olmaz bu İstanbul’un! Tekin yer değil’ derlermiş..
Gidenlere- korku dolu gözlerle; ‘emin misin, iyi düşündün mü’ diye sorulurmuş..
Yeni kapıları açan İstanbul, kimilerinin içinde ukte olurken, bazılarına ise vazgeçiş olmuş.. Kimileri ise İstanbul’un ruhuyla anlaşma yapmışcasına, sadece uğrayacağına ve tanık olacağına söz vermiş.
Ama İstanbul ayırım yapmamış, her üstüne basanında izini bırakmış, tozunu attırmış.
Öyle bir tanık var masamda…
Kitabı çok eski. Kalemi çivi gibi. Ne gördüyse yazmış, gördüklerinin hissettirdiklerini öyle işliyor ki; etkisinden çıkılmıyor. Çoğu sıkı takipçisinin bile, bu kitabın varlığından haberdar olmadığına eminim..
Kendisi hayatta olsa belki- O da hatırlamazdı. Tanıklığına şaşardı.
O günlere yanardı. Sonra da kalemini çevirdiği yöne minnet duyardı belki. Kim bilir..
İlk sayfalarda; mübadeleye götürüyor kitap notlarıyla, gözlerim doluyor. Kafilelerin arasından yazmış. İnsanların gözlerindeki hüzünden bahsediyor.
’’Öküzlerle eşyalarını çekiyorlar. Her yer çamur, soğuk hepsi de toprağını arkasında bırakıp gidiyor.’’
Anlatımı; atalarımın hayatına canlı yayın gibi bağlanan bu satırları Ernest Hemingway anlatıyor.
Meğer cumhuriyeti daha inşa ederken gelmiş buralara. İstanbul, Edirne demeden gezmiş. Batı Trakya’da bulunmuş. Gazetecilik günlerinde Atatürk’ü tanımış. İsmet İnönü ile röportaj yapmış.
Bu bilgilerin yaşadığı kitap; ‘‘İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar’’.. Milliyet Yayınları’ndan, 1970’deki ilk baskı elimde.
‘The Toronto Daily Star’ için çalışan Hemingway’in kitaptaki ilk makalesi 30 Eylül 1922’de yayınlanmış.
İlk yazısına; sabah gördüğü Haliç’i anlatarak başlıyor. Sonra İstanbul’dan uzun uzun dert yanıyor. Misafir Hemingway’e bile vereceğini vermiş İstanbul. İz bırakmış.
‘‘İstanbul’da kaç kişinin yaşadığını kimse doğru dürüst bilmiyor. Şimdiye kadar sayım mayım yapılmamış. Tahminlere göre, bir buçuk milyon insan yaşıyormuş.’’
diye anlattığı İstanbul’da yağmur yağmadığı zaman her yer o kadar toz oluyor ki; diye şikayet ediyor.
’’Ama yağmur yağınca da her yer çamur bu kez yine olmuyor. Kaldırımlar öylesine dar ki, herkes sokakta yürüyor. Sokaklar da dereden farksız. Geliş-gidiş kuralı diye bir şey yok.’’
Yokluğun İstanbul’unu özetliyor..
’’Hindi, Türklerin milli yemeği. Bu iri kümes hayvanları güneşli yakındoğu tepelerinde yoğun bir yaşantı sürdürüyorlar ve hepsi de birer katır kadar inatçı… Büyük baş hayvanların eti kötü, çünkü Türkler sığır beslemiyor. Sığırların en işe yarayanları Mustafa Kemal’in ordularına silah ve cephane taşıyan kağnıları çeken iri, ay boynuzlu öküzler. Türk etlerini çiğnemekten çene kaslarım bir buldog köpeğinin kasları kadar sağlamlaştı..
Balıkları iyi, fakat balık genelde içki mezesi. Üç defa üst üste balık yiyen biri, yüzerek bile olsa İstanbul’u derhal terk etmek ister.’’
Ünlü romanı İhtiyar Balıkçı’ya esin kaynağa olmuştur belki bu yüzerek gitme planları.
İstanbul iz bırakıyor…
’’İstanbul’da 168 resmi izin günü var. Cumaları Müslümanların, cumartesi Yahudilerin, pazarları da Hristiyanların tatil günü. Ayrıca buna hepsinin bayram günleri de eklenince cabası. Bu yüzden İstanbul’da her delikanlının en büyük emeli, bir punduna getirip banka memuru olmak.’’
Anlı şanlı kovalanan memurlukların genlerimize nerelerden işlediği ortada.
İstanbul iz bırakıyor.
’’Güneş doğmadan kara ve yumuşak topraklı İstanbul sokaklarında yürüyecek olursanız, fareler önünüzden kaçışır. Sıska sokak köpekleri çöp tenekelerini karıştırır. Bir barın kapısından sızan ışık sokağa düşerken, içerden patlayan sarhoş kahkahaları duyarsınız. Sarhoşun kahkahası- müezzinin güzel, dokunaklı, içli çağrısına tam bir çelişkidir.
Ve İstanbul’un kara yüzlü, çarpık, pis pis kokan sokaklarında sabahın ilk saatlerinde göreceğiniz şeyler, sihirli Doğu’nun tam anlamıyla gerçek yüzüdür.’’…
Hemingway satırlarında İstanbul’u akşamında sihirli Doğu’nun bir yüzüne benzeterek, sabahın ilk saatlerinde ise maskenin düştüğüne dikkat çekiyor.
İstanbul iz bırakıyor.
Devam edecek…
Sonra bu makalelerden oluşturduğu ’’İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar’’ ismiyle çıkardığı kitaptan haberiniz var mıydı? İstanbul’un Hemingway’de bıraktığı derin izler ve notları, beni bilmediğim İstanbul’a doğru sürüklüyor.
***
Eskiler anlatırmış; ‘İstanbul bu! sağı solu belli olmaz. Bu şehir adamı yersiz de eder, yurtsuz da.. Oturtmaz bir yerde, oradan oraya taşır.. Bir gün aniden bey yaptığını- başka gün hapislere koyar.
Sağı solu belli olmaz bu İstanbul’un! Tekin yer değil’ derlermiş..
Gidenlere- korku dolu gözlerle; ‘emin misin, iyi düşündün mü’ diye sorulurmuş..
Yeni kapıları açan İstanbul, kimilerinin içinde ukte olurken, bazılarına ise vazgeçiş olmuş.. Kimileri ise İstanbul’un ruhuyla anlaşma yapmışcasına, sadece uğrayacağına ve tanık olacağına söz vermiş.
Ama İstanbul ayırım yapmamış, her üstüne basanında izini bırakmış, tozunu attırmış.
Öyle bir tanık var masamda…
Kitabı çok eski. Kalemi çivi gibi. Ne gördüyse yazmış, gördüklerinin hissettirdiklerini öyle işliyor ki; etkisinden çıkılmıyor. Çoğu sıkı takipçisinin bile, bu kitabın varlığından haberdar olmadığına eminim..
Kendisi hayatta olsa belki- O da hatırlamazdı. Tanıklığına şaşardı.
O günlere yanardı. Sonra da kalemini çevirdiği yöne minnet duyardı belki. Kim bilir..
İlk sayfalarda; mübadeleye götürüyor kitap notlarıyla, gözlerim doluyor. Kafilelerin arasından yazmış. İnsanların gözlerindeki hüzünden bahsediyor.
’’Öküzlerle eşyalarını çekiyorlar. Her yer çamur, soğuk hepsi de toprağını arkasında bırakıp gidiyor.’’
Anlatımı; atalarımın hayatına canlı yayın gibi bağlanan bu satırları Ernest Hemingway anlatıyor.
Meğer cumhuriyeti daha inşa ederken gelmiş buralara. İstanbul, Edirne demeden gezmiş. Batı Trakya’da bulunmuş. Gazetecilik günlerinde Atatürk’ü tanımış. İsmet İnönü ile röportaj yapmış.
Bu bilgilerin yaşadığı kitap; ‘‘İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar’’.. Milliyet Yayınları’ndan, 1970’deki ilk baskı elimde.
‘The Toronto Daily Star’ için çalışan Hemingway’in kitaptaki ilk makalesi 30 Eylül 1922’de yayınlanmış.
İlk yazısına; sabah gördüğü Haliç’i anlatarak başlıyor. Sonra İstanbul’dan uzun uzun dert yanıyor. Misafir Hemingway’e bile vereceğini vermiş İstanbul. İz bırakmış.
‘‘İstanbul’da kaç kişinin yaşadığını kimse doğru dürüst bilmiyor. Şimdiye kadar sayım mayım yapılmamış. Tahminlere göre, bir buçuk milyon insan yaşıyormuş.’’
diye anlattığı İstanbul’da yağmur yağmadığı zaman her yer o kadar toz oluyor ki; diye şikayet ediyor.
’’Ama yağmur yağınca da her yer çamur bu kez yine olmuyor. Kaldırımlar öylesine dar ki, herkes sokakta yürüyor. Sokaklar da dereden farksız. Geliş-gidiş kuralı diye bir şey yok.’’
Yokluğun İstanbul’unu özetliyor..
’’Hindi, Türklerin milli yemeği. Bu iri kümes hayvanları güneşli yakındoğu tepelerinde yoğun bir yaşantı sürdürüyorlar ve hepsi de birer katır kadar inatçı… Büyük baş hayvanların eti kötü, çünkü Türkler sığır beslemiyor. Sığırların en işe yarayanları Mustafa Kemal’in ordularına silah ve cephane taşıyan kağnıları çeken iri, ay boynuzlu öküzler. Türk etlerini çiğnemekten çene kaslarım bir buldog köpeğinin kasları kadar sağlamlaştı..
Balıkları iyi, fakat balık genelde içki mezesi. Üç defa üst üste balık yiyen biri, yüzerek bile olsa İstanbul’u derhal terk etmek ister.’’
Ünlü romanı İhtiyar Balıkçı’ya esin kaynağa olmuştur belki bu yüzerek gitme planları.
İstanbul iz bırakıyor…
’’İstanbul’da 168 resmi izin günü var. Cumaları Müslümanların, cumartesi Yahudilerin, pazarları da Hristiyanların tatil günü. Ayrıca buna hepsinin bayram günleri de eklenince cabası. Bu yüzden İstanbul’da her delikanlının en büyük emeli, bir punduna getirip banka memuru olmak.’’
Anlı şanlı kovalanan memurlukların genlerimize nerelerden işlediği ortada.
İstanbul iz bırakıyor.
’’Güneş doğmadan kara ve yumuşak topraklı İstanbul sokaklarında yürüyecek olursanız, fareler önünüzden kaçışır. Sıska sokak köpekleri çöp tenekelerini karıştırır. Bir barın kapısından sızan ışık sokağa düşerken, içerden patlayan sarhoş kahkahaları duyarsınız. Sarhoşun kahkahası- müezzinin güzel, dokunaklı, içli çağrısına tam bir çelişkidir.
Ve İstanbul’un kara yüzlü, çarpık, pis pis kokan sokaklarında sabahın ilk saatlerinde göreceğiniz şeyler, sihirli Doğu’nun tam anlamıyla gerçek yüzüdür.’’…
Hemingway satırlarında İstanbul’u akşamında sihirli Doğu’nun bir yüzüne benzeterek, sabahın ilk saatlerinde ise maskenin düştüğüne dikkat çekiyor.
İstanbul iz bırakıyor.
Devam edecek…
4 Nisan 2011 Pazartesi
'Yigit' adayliga, Tatlises bulutlara...
Yiğit Bulut’u sanırım 2 yada 3 sene önce bir kez Zuma Restoran’da görmüştüm. Tanışıklığımız yoktu ama mesleki refleksle merhabalaştık. Gıpta etmiştim; çok tatlı bir oğlu vardı, kucağına almış yemek boyunca ilgilendi onunla. Yemek biter bitmez de oyalanmadan ailece, restorana yanaşan (sanırım ‘Bulut 1’di) teknelerine binip oradan uzaklaştılar.
O gün- bugün hakkında, ne artı ne de eksi herhangi bir izlenimim veya fikrim oluşmadı. Sadece çok çalışkan oluşu dikkatimi çekti.
***
Önceki gün Twitter’dan ‘Yiğit Bulut Akp’den milletvekili adayı oluyor’ yazınca kıyamet koptu, telefonlarım susmadı.
Belliydi diyenler mi istersiniz, sordum yok öyle bir şey diye meseleye atlayanlar mı? Yakışır geç kalmış diyenler az değildi. Jöle hesabı diye teori üretenler bile vardı. Haberin kaynağını sormak için mesaj atanları hiç söylemiyim.
Ya sonuna kadar inanan bir taraf vardı, ya da hiç inanmayanlar mesaj yağmuruna tuttu. Ortası olmadı bu meselenin. ‘Ne olmuş yahu’ diyen bir kişi bile çıkmadı.
Hatta konuyu takibine daha önce almış deneyimli bir gazeteci mesaj attı ve; ’’yazdığın yüzde yüz doğru. Yiğit inkar ediyor ama bütün Akp biliyor. Önceki hafta Ankara’ya kamp kurdu, herkesi araya sokup aday gösterilmek istediğini söyledi.’’… diye kendi duyduklarını da ekledi.
Durumun saklanması ise sanıyorum Bulut açısından şık olmayan bazı gelişmeleri davet ediyor. İşaretler bu yönde.
***
Sebepsiz yere, beni bulan bu haberin hikayesi ise cumartesi öğle saatlerinde Beyoğlu Pera’da izlediğim ‘Press’ filminden hemen sonra başladı…
Hayata başka açıdan baktıran bir hikayenin etkisindeyken, uzun zamandır görmediğim bir dostum aradı. Yakın bir yerlerdeymiş Beyoğlu’nda buluştuk.
Kendisi Ak Parti çevresinin en güvenilir isimlerinden. Siyaset dolaylarından değil ama arka planda tüm detaylara hakim olan birkaç kişiden.
Haliyle söz dönüp dolaşıp önümüzdeki seçimlere geldi.
Konu açılınca ‘kimi duysam aday oluyor ilginç bir seçim olacak’ derken; ‘asıl başkası var. Bu ara onun derdindeyiz’ dedi ve Yiğit Bulut’un ismini verdi.
Çok şaşırdım. Defalarca sordum, anlattırdım.
İnanmak istemedim. Güldü. ‘Şaşkınlığını anlıyorum’ diyerek detayları paylaştı.
‘‘Başbakan seviyor Yiğit’i. Biliyorsun daha önce ‘sansür kurulu’ önerisini bile başbakan bize sordu, olamayacağını anlattık’’ dedi.
Başbakanla yaptığı röportajı, yazıları ve temaslar meyvesini vermiş meğer… Erdoğan’ın Irak gezisinde ise konuyu gündeme getirip Başbakan’dan milletvekilliği sözü alan Yiğit Bulut, anladığım kadarıyla başvurusunu da elden yapmış.
İbrahim Tatlıses modeli yani.
Arkadaşım, Başbakan’a yakın isimlerin bu karara sıcak bakmadığını ekledi. Akp içinde ‘ne işi var Yiğit Bulut’un aramızda’ diyenlerin sayısının çok olduğunu vurguladı. Anlattığına göre; Erdoğan’ın siyaset çevresi, Bulut’un milletvekilliğini engellemek için elinden geleni yapmak üzere çoktan harekete geçmiş.
‘Yiğit Bulut’un planı ise bunu sır gibi saklayıp, son ana kadar açıklamamak’ diye noktayı koyduğunda itiraf etmeliyim şaşkınlığımı gizleyemedim.
Twitter’dan da kendisinin izniyle duyurdum.
Ya Tatlıses?
‘Peki ya Tatlıses’ soruma aldığım yanıt daha da şaşırtıcı oldu.
‘Hah işte onu hiç sorma’ dedi.
Meğer o gün hastaneden alınan evraklar bir vesile başbakanın eline tutuşturulmuş. ‘Başbakan İbrahim Tatlıses’i çok seviyor ama milletvekilliğine sıcak bakmıyor.’ dedi..
Kesin listeler açıklanana kadar belki her şey yine değişir bilinmez ama bugünün fotoğrafında; Bulut’a açılan kapı Tatlıses’e kapanmak üzere görünüyor.
Bir diğer sürpriz ise; Erdoğan’ın gayrimüslim isimlerle sürdürdüğü adaylık görüşmeleri. Bu yönde farklı isimleri son anda listeye ekleyebilir Erdoğan.
O gün- bugün hakkında, ne artı ne de eksi herhangi bir izlenimim veya fikrim oluşmadı. Sadece çok çalışkan oluşu dikkatimi çekti.
***
Önceki gün Twitter’dan ‘Yiğit Bulut Akp’den milletvekili adayı oluyor’ yazınca kıyamet koptu, telefonlarım susmadı.
Belliydi diyenler mi istersiniz, sordum yok öyle bir şey diye meseleye atlayanlar mı? Yakışır geç kalmış diyenler az değildi. Jöle hesabı diye teori üretenler bile vardı. Haberin kaynağını sormak için mesaj atanları hiç söylemiyim.
Ya sonuna kadar inanan bir taraf vardı, ya da hiç inanmayanlar mesaj yağmuruna tuttu. Ortası olmadı bu meselenin. ‘Ne olmuş yahu’ diyen bir kişi bile çıkmadı.
Hatta konuyu takibine daha önce almış deneyimli bir gazeteci mesaj attı ve; ’’yazdığın yüzde yüz doğru. Yiğit inkar ediyor ama bütün Akp biliyor. Önceki hafta Ankara’ya kamp kurdu, herkesi araya sokup aday gösterilmek istediğini söyledi.’’… diye kendi duyduklarını da ekledi.
Durumun saklanması ise sanıyorum Bulut açısından şık olmayan bazı gelişmeleri davet ediyor. İşaretler bu yönde.
***
Sebepsiz yere, beni bulan bu haberin hikayesi ise cumartesi öğle saatlerinde Beyoğlu Pera’da izlediğim ‘Press’ filminden hemen sonra başladı…
Hayata başka açıdan baktıran bir hikayenin etkisindeyken, uzun zamandır görmediğim bir dostum aradı. Yakın bir yerlerdeymiş Beyoğlu’nda buluştuk.
Kendisi Ak Parti çevresinin en güvenilir isimlerinden. Siyaset dolaylarından değil ama arka planda tüm detaylara hakim olan birkaç kişiden.
Haliyle söz dönüp dolaşıp önümüzdeki seçimlere geldi.
Konu açılınca ‘kimi duysam aday oluyor ilginç bir seçim olacak’ derken; ‘asıl başkası var. Bu ara onun derdindeyiz’ dedi ve Yiğit Bulut’un ismini verdi.
Çok şaşırdım. Defalarca sordum, anlattırdım.
İnanmak istemedim. Güldü. ‘Şaşkınlığını anlıyorum’ diyerek detayları paylaştı.
‘‘Başbakan seviyor Yiğit’i. Biliyorsun daha önce ‘sansür kurulu’ önerisini bile başbakan bize sordu, olamayacağını anlattık’’ dedi.
Başbakanla yaptığı röportajı, yazıları ve temaslar meyvesini vermiş meğer… Erdoğan’ın Irak gezisinde ise konuyu gündeme getirip Başbakan’dan milletvekilliği sözü alan Yiğit Bulut, anladığım kadarıyla başvurusunu da elden yapmış.
İbrahim Tatlıses modeli yani.
Arkadaşım, Başbakan’a yakın isimlerin bu karara sıcak bakmadığını ekledi. Akp içinde ‘ne işi var Yiğit Bulut’un aramızda’ diyenlerin sayısının çok olduğunu vurguladı. Anlattığına göre; Erdoğan’ın siyaset çevresi, Bulut’un milletvekilliğini engellemek için elinden geleni yapmak üzere çoktan harekete geçmiş.
‘Yiğit Bulut’un planı ise bunu sır gibi saklayıp, son ana kadar açıklamamak’ diye noktayı koyduğunda itiraf etmeliyim şaşkınlığımı gizleyemedim.
Twitter’dan da kendisinin izniyle duyurdum.
Ya Tatlıses?
‘Peki ya Tatlıses’ soruma aldığım yanıt daha da şaşırtıcı oldu.
‘Hah işte onu hiç sorma’ dedi.
Meğer o gün hastaneden alınan evraklar bir vesile başbakanın eline tutuşturulmuş. ‘Başbakan İbrahim Tatlıses’i çok seviyor ama milletvekilliğine sıcak bakmıyor.’ dedi..
Kesin listeler açıklanana kadar belki her şey yine değişir bilinmez ama bugünün fotoğrafında; Bulut’a açılan kapı Tatlıses’e kapanmak üzere görünüyor.
Bir diğer sürpriz ise; Erdoğan’ın gayrimüslim isimlerle sürdürdüğü adaylık görüşmeleri. Bu yönde farklı isimleri son anda listeye ekleyebilir Erdoğan.
8 Mart 2011 Salı
‘Dünya Ölü Kadınlar Günü’…
Aykırı durmakla- paket program günlere katılmak arasında çok ince çizgi olduğunu düşünürüm. Ya koşa koşa o güne hizmet edersiniz ya da oturur kendi gününüzü kendiniz bulursunuz. Tıpkı benim açmazım olan ‘dünya kadınlar günü’ kutlaması! gibi…
***
1857’de dokuma fabrikasında çalışan işçiler daha iyi şartlarda çalışabilmek adına greve gittiler.
Fakat beklenmeyen! gelişmeler oldu. Polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi öldü.
Bunun üzerine 1910 yılında bir konferansta sosyalist kadınlar, bu günü hatırlatarak; tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına, önce dünya emekçi kadınlar günü ilan ettiler. Sonra da bazı değişikliklerle dünya kadınlar günü oldu 8 Mart.
***
Yıllar sonra merak ettim üniversiteye giderken sordum. Hayatımızda bir şeyi değiştirmeyen bu kutlamalar niye? dedim.
Yani kutluyoruz da neyi?
Altından çıkan hikayeye bakınca iki ihtimal olabileceğini hissettim.
Ya kalan sağlar bizim diyoruz. Yani ayakta kalanlar bizdendir edebiyatı!
Ya da öldünüz ama unutmadık demek istiyoruz. Ki o da bizi yine ölü seven yere koyuyor. Orası belli değil.
Peki edinilmiş bir hak ya da en azından başka şeyler eklenmiş mi bunca yıla ve bu süreye?
Hayır.
Kutlamaya değer bir hadise doğmuş mu peşine?
Doğsa bile o güne denk gelmemiş.
En azından mağazalar 8 Mart’da indirimde mi hiç değilse?
Hayır. O bile yok.
!!!
Birileri ‘biz orada ölen kadınları hayat boyu anmak istiyoruz’ diyecekse- ona sözüm yok. O tamamen ayrı bir konu.
Ama gördüğüm kadarıyla hikayeyi tam olarak hatırlayan da fazla değil.
Bunları düşünürken Ahmet Şık’ın annesinin görüntüleri geçti önümden; ’’Ahmet’i size vermem yakarım kendimi’’ diyerek ağlıyordu.
Kadın böyle bir şey işte diye vicdanım ses verdi. Ne yasa dinler, ne de erkeklerin koyduğu kurallara riayet eder kadın.
Canı yandıysa- ortada canı kaldıysa ilk kadın atlar. Korkmadan ateşe atar kendini kadın.
***
Vicdanlara yara olan- öldürülen kadınları, yerlerde olan kadın haklarının konuşulduğu bu gün benim açımdan kutlanacak değer bulmuyor.
Benim gözümden 8 Mart, ‘dünya ölü kadınlar’ günü. İsteyen istediği kadar kutlasın. Ben kendime daha anlamlı başka bir tane bakacağım.
***
1857’de dokuma fabrikasında çalışan işçiler daha iyi şartlarda çalışabilmek adına greve gittiler.
Fakat beklenmeyen! gelişmeler oldu. Polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi öldü.
Bunun üzerine 1910 yılında bir konferansta sosyalist kadınlar, bu günü hatırlatarak; tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına, önce dünya emekçi kadınlar günü ilan ettiler. Sonra da bazı değişikliklerle dünya kadınlar günü oldu 8 Mart.
***
Yıllar sonra merak ettim üniversiteye giderken sordum. Hayatımızda bir şeyi değiştirmeyen bu kutlamalar niye? dedim.
Yani kutluyoruz da neyi?
Altından çıkan hikayeye bakınca iki ihtimal olabileceğini hissettim.
Ya kalan sağlar bizim diyoruz. Yani ayakta kalanlar bizdendir edebiyatı!
Ya da öldünüz ama unutmadık demek istiyoruz. Ki o da bizi yine ölü seven yere koyuyor. Orası belli değil.
Peki edinilmiş bir hak ya da en azından başka şeyler eklenmiş mi bunca yıla ve bu süreye?
Hayır.
Kutlamaya değer bir hadise doğmuş mu peşine?
Doğsa bile o güne denk gelmemiş.
En azından mağazalar 8 Mart’da indirimde mi hiç değilse?
Hayır. O bile yok.
!!!
Birileri ‘biz orada ölen kadınları hayat boyu anmak istiyoruz’ diyecekse- ona sözüm yok. O tamamen ayrı bir konu.
Ama gördüğüm kadarıyla hikayeyi tam olarak hatırlayan da fazla değil.
Bunları düşünürken Ahmet Şık’ın annesinin görüntüleri geçti önümden; ’’Ahmet’i size vermem yakarım kendimi’’ diyerek ağlıyordu.
Kadın böyle bir şey işte diye vicdanım ses verdi. Ne yasa dinler, ne de erkeklerin koyduğu kurallara riayet eder kadın.
Canı yandıysa- ortada canı kaldıysa ilk kadın atlar. Korkmadan ateşe atar kendini kadın.
***
Vicdanlara yara olan- öldürülen kadınları, yerlerde olan kadın haklarının konuşulduğu bu gün benim açımdan kutlanacak değer bulmuyor.
Benim gözümden 8 Mart, ‘dünya ölü kadınlar’ günü. İsteyen istediği kadar kutlasın. Ben kendime daha anlamlı başka bir tane bakacağım.
7 Mart 2011 Pazartesi
Televizyondan Bakan- kadın Bakan!
Bir tünel var yoluna gidilemeyen, içine elini koyma cesareti yüreklerden çıkamayan…
Kadınları sokuyorlar, atıyorlar ısrarlı ayaklar- o tünele. Meğer ilklerden biriymiş, adaletin kadına- adil olmadığı tünelin kapısı 1927’de şehrin tam göbeğinde açılmış.
En son Mersin’de 50 kadının taşıdığı 19 yaşındaki cenaze ise tünelde artık yer kalmadığını anlattı, görenine.
Her şey İstanbul’un orta yerinde başladı. Bankalar Caddesi’nde öldürülen ve 3 saat ısrarla üstü örtülmeden öylece yerde bırakılan genç kızın bedeni, öldürülen kadınların girdiği utanç tünelinin kapısı oldu.
***
Bundan tam 84 yıl önceydi. Abdülhamid’in eski emir subayı olan Osman Ratıp bey, daha ilk görüşte aşık olduğu 22 yaşındaki Elza Niyego’ya alel acele evlenme teklif etti.
Soruşturma ihtiyacı da hissetmeden koşar adım istediğini alma heyecanıyla yandı.
Elza birini seviyor muydu, hayatında kimse var mıydı? Sormadı.
Kızlarının üzerine titreyen aile sıcak bakmadı bu teklife, Elza ise hiç istemedi. Osman hem 42 yaşında, yaşça büyüktü kızlarından. Hem de evliydi.
Kabul edilecek bir şey değildi. Duyar duymaz tepki gösterdiler.
Osman Ratıp umutlarının suya düşmesini kabullenemedi. Elza’yı saplantı haline dönüştürmeye başladığında, aşkına karşılık bulamadığı gecelerden birinin sabahında tehdide sarıldı.
Elza’yı öldürme tehditleri yaydı etrafa, iç çekti, naralar attı.
Hatta çekinmeden ailesine de söyledi. Ailenin şikayeti üzerine ise 1 ay hapis yattı.
Elza bu takiplerden, amansız tehditlerden 1 ay nefes alabilmişti.
Yazdı- gönlünce gezip, sokakta nefes alarak yürüyordu.
Osman’ın tahliyesinden sonra ise başladığı yere döndü her şey.
Osman ne tehditlerinden vazgeçti ne de Elza’dan.
Üzüntüden yataklara düşen annesinin göz yaşlarına dayanamayan ailesi, çareyi Elza’yı apar topar başka bir gence nişanlamakta buldu.
Umdular. Belki böyle vazgeçer Osman diye düşündüler.
Nerden bilsinler bu haberle Osman’ın insanlıktan çıkacağını!
***
17 Ağustos saat 18:30’da, iş çıkışında kız kardeşi Rejin ve kuzeni Raşel ile evinin yolunu tutan Elza’nın yolunu kesti Osman.
Elza, kaçmaya direnmeye çalışsa da başaramadı. Osman Ratıp bıçağı savurduğu gibi Elza’nın canını aldı. Araya girmeye çalışan kız kardeşini de yaraladı.
Çevredeki esnaf yetişemeden Elza yere kapaklandı.
Bedeninden akan kanlar Bankalar Caddesi’ne yayılırken, Elza artık kanıyla canıyla sokağın oldu. Elza’nın kanına bulandı sokak.
Etraf sakinlerinin, esnafın kanı dondu. Elza’nın kanı sokaklara aktıkça onların kanı çekildi. Katilin arkasından bağırmaya başladılar.
İsyan ettiler!..
Ailesine haber geldiğinde annesi ayakları çıplak attı sokağa kendini. Canından can kopan annesi, kızının sokak ortasında üstü açık yatan bedenini, taze bedeninden akan sokağı boyayan kırmızı kanlarını görünce yüreği yandı. Dakikalarca durmadan hıçkıra hıçkıra ağladı. Yalvarsa da dinletemedi annesi, Elza’nın ölü bedeni soruşturma gerekçeleriyle- 3 saat üstü açık vaziyette sokakta yattı.
Feryatlara rağmen örtmediler üstünü, öylece yatırdılar. Soruşturmanın sağlığı açısından insanlığı bile üstü açık yere yatırdılar o vakit!
***
Olay Elza’nın yahudi olmasından ötürü azınlıkların büyük
tepkisine yol açarken; dönemin Cumhuriyet ve Akşam gazetelerinin ‘erkek’ kalemleri; ‘bir gayrimüslim öldürüldü diye ortalık neden bu kadar velveleye veriliyor’ haliyle haber yapabilmeyi vicdanlarına koyabildiler.
***
‘Bu ülkede kanun yok, adalet yok’ diye yükselen seslere ne oldu
biliyor musunuz?
Hapse girdiler! Haklarında çeşitli iddialar ‘bulundu’ ve araya giren
kişiler sayesinde ancak 1 ayda kurtulabildiler mapushaneden.
Sonra onlar da ‘öğrendiler’, sustular.
Öğrettik. Çünkü bu ülkede çıkan seslerin nasıl kesildiği, protestoların, isyanın nasıl suç olduğunu bilmeyenimiz kalmadı.
***
Yıllar sonra bir cenaze daha ortada kaldı. Mersin’de 19 yaşındaki Hatice Fırat. Sevdiğine gitmek istedi. Öz abisi kesti, katletti.
Ama iş yaptıklarını toplamaya, ortadan kaldırmaya gelince erkekler yok oldu!
50 kadın cenazeyi morgdan aldılar, tabutu sırtlanıp omuz omuza taşıyıp defnettiler Hatice’yi.
***
Hafta sonu ise ‘Medyada Kadın Algısı’ konferansında konuşan Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Aliye Kavaf, suçu nerede aradı ve nereyi adres gösterdi biliyor musunuz?
Medyayı!.
***
1927’de Türkiye’de televizyonun ‘t’si yoktu! Osman Ratıp televizyon izleyemeden öldürdü Elza’yı.
İzleseydi belki de öldürmezdi. Filmler ona bir kadına nasıl davranacağını anlatırdı belki de! Ya da başka aşklara yanardı kim bilir! Belki de bir hayali, sevdası olurdu- ulaşmak isterdi!
Osman Ratıp’a ceza verilmeden akıl hastanesine yönlendirildi. Üstelik bu karar Osman’ın ailesinin nüfuzunu kullanmasına bağlandı.
Bir müddet sonra ise orada başka bir akıl hastası tarafından öldürüldüğü söylendi.
Osman televizyon izlememişti!
***
Sayın Kavaf,
Varlığınız kamu vicdanını tatmin etmiyorsa ve siz Hatice’nin cenazesini kaldıran o 50kadından biri değilseniz neden hala oradasınız?
Kadınları sokuyorlar, atıyorlar ısrarlı ayaklar- o tünele. Meğer ilklerden biriymiş, adaletin kadına- adil olmadığı tünelin kapısı 1927’de şehrin tam göbeğinde açılmış.
En son Mersin’de 50 kadının taşıdığı 19 yaşındaki cenaze ise tünelde artık yer kalmadığını anlattı, görenine.
Her şey İstanbul’un orta yerinde başladı. Bankalar Caddesi’nde öldürülen ve 3 saat ısrarla üstü örtülmeden öylece yerde bırakılan genç kızın bedeni, öldürülen kadınların girdiği utanç tünelinin kapısı oldu.
***
Bundan tam 84 yıl önceydi. Abdülhamid’in eski emir subayı olan Osman Ratıp bey, daha ilk görüşte aşık olduğu 22 yaşındaki Elza Niyego’ya alel acele evlenme teklif etti.
Soruşturma ihtiyacı da hissetmeden koşar adım istediğini alma heyecanıyla yandı.
Elza birini seviyor muydu, hayatında kimse var mıydı? Sormadı.
Kızlarının üzerine titreyen aile sıcak bakmadı bu teklife, Elza ise hiç istemedi. Osman hem 42 yaşında, yaşça büyüktü kızlarından. Hem de evliydi.
Kabul edilecek bir şey değildi. Duyar duymaz tepki gösterdiler.
Osman Ratıp umutlarının suya düşmesini kabullenemedi. Elza’yı saplantı haline dönüştürmeye başladığında, aşkına karşılık bulamadığı gecelerden birinin sabahında tehdide sarıldı.
Elza’yı öldürme tehditleri yaydı etrafa, iç çekti, naralar attı.
Hatta çekinmeden ailesine de söyledi. Ailenin şikayeti üzerine ise 1 ay hapis yattı.
Elza bu takiplerden, amansız tehditlerden 1 ay nefes alabilmişti.
Yazdı- gönlünce gezip, sokakta nefes alarak yürüyordu.
Osman’ın tahliyesinden sonra ise başladığı yere döndü her şey.
Osman ne tehditlerinden vazgeçti ne de Elza’dan.
Üzüntüden yataklara düşen annesinin göz yaşlarına dayanamayan ailesi, çareyi Elza’yı apar topar başka bir gence nişanlamakta buldu.
Umdular. Belki böyle vazgeçer Osman diye düşündüler.
Nerden bilsinler bu haberle Osman’ın insanlıktan çıkacağını!
***
17 Ağustos saat 18:30’da, iş çıkışında kız kardeşi Rejin ve kuzeni Raşel ile evinin yolunu tutan Elza’nın yolunu kesti Osman.
Elza, kaçmaya direnmeye çalışsa da başaramadı. Osman Ratıp bıçağı savurduğu gibi Elza’nın canını aldı. Araya girmeye çalışan kız kardeşini de yaraladı.
Çevredeki esnaf yetişemeden Elza yere kapaklandı.
Bedeninden akan kanlar Bankalar Caddesi’ne yayılırken, Elza artık kanıyla canıyla sokağın oldu. Elza’nın kanına bulandı sokak.
Etraf sakinlerinin, esnafın kanı dondu. Elza’nın kanı sokaklara aktıkça onların kanı çekildi. Katilin arkasından bağırmaya başladılar.
İsyan ettiler!..
Ailesine haber geldiğinde annesi ayakları çıplak attı sokağa kendini. Canından can kopan annesi, kızının sokak ortasında üstü açık yatan bedenini, taze bedeninden akan sokağı boyayan kırmızı kanlarını görünce yüreği yandı. Dakikalarca durmadan hıçkıra hıçkıra ağladı. Yalvarsa da dinletemedi annesi, Elza’nın ölü bedeni soruşturma gerekçeleriyle- 3 saat üstü açık vaziyette sokakta yattı.
Feryatlara rağmen örtmediler üstünü, öylece yatırdılar. Soruşturmanın sağlığı açısından insanlığı bile üstü açık yere yatırdılar o vakit!
***
Olay Elza’nın yahudi olmasından ötürü azınlıkların büyük
tepkisine yol açarken; dönemin Cumhuriyet ve Akşam gazetelerinin ‘erkek’ kalemleri; ‘bir gayrimüslim öldürüldü diye ortalık neden bu kadar velveleye veriliyor’ haliyle haber yapabilmeyi vicdanlarına koyabildiler.
***
‘Bu ülkede kanun yok, adalet yok’ diye yükselen seslere ne oldu
biliyor musunuz?
Hapse girdiler! Haklarında çeşitli iddialar ‘bulundu’ ve araya giren
kişiler sayesinde ancak 1 ayda kurtulabildiler mapushaneden.
Sonra onlar da ‘öğrendiler’, sustular.
Öğrettik. Çünkü bu ülkede çıkan seslerin nasıl kesildiği, protestoların, isyanın nasıl suç olduğunu bilmeyenimiz kalmadı.
***
Yıllar sonra bir cenaze daha ortada kaldı. Mersin’de 19 yaşındaki Hatice Fırat. Sevdiğine gitmek istedi. Öz abisi kesti, katletti.
Ama iş yaptıklarını toplamaya, ortadan kaldırmaya gelince erkekler yok oldu!
50 kadın cenazeyi morgdan aldılar, tabutu sırtlanıp omuz omuza taşıyıp defnettiler Hatice’yi.
***
Hafta sonu ise ‘Medyada Kadın Algısı’ konferansında konuşan Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Aliye Kavaf, suçu nerede aradı ve nereyi adres gösterdi biliyor musunuz?
Medyayı!.
***
1927’de Türkiye’de televizyonun ‘t’si yoktu! Osman Ratıp televizyon izleyemeden öldürdü Elza’yı.
İzleseydi belki de öldürmezdi. Filmler ona bir kadına nasıl davranacağını anlatırdı belki de! Ya da başka aşklara yanardı kim bilir! Belki de bir hayali, sevdası olurdu- ulaşmak isterdi!
Osman Ratıp’a ceza verilmeden akıl hastanesine yönlendirildi. Üstelik bu karar Osman’ın ailesinin nüfuzunu kullanmasına bağlandı.
Bir müddet sonra ise orada başka bir akıl hastası tarafından öldürüldüğü söylendi.
Osman televizyon izlememişti!
***
Sayın Kavaf,
Varlığınız kamu vicdanını tatmin etmiyorsa ve siz Hatice’nin cenazesini kaldıran o 50kadından biri değilseniz neden hala oradasınız?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)