Nasreddin Hoca iddia ettiği üzere eşeği konuşturamayınca; 'tez kellesi alınsın bu yalancının' emri gelmiş. Herkes meydana toplanmış, hocanın karısı iki gözü iki çeşme ağlıyor. Son isteği sorulmuş hocanın. 'Bana bir sene daha verin, bu eşeği konuşturacağıma söz veriyorum' demiş hoca. Kabul edilmiş. Kalabalık dağılırken bu sefer de karısı isyan etmiş. 'nasıl yaparsın bunu, bir sene sonra anlayacaklar asacaklar seni' deyince; Hoca eşeğe doğru bakmış, sonra karısına dönmüş- 'bir seneye kim öleeee kim kalaaaa'....
Hoca için adalet göreceliymiş anlayacağınız. Nasreddin Hoca zaman kazanmanın önemini farkedeli çok olmuş.
***
'Sallandıracaksın bir tanesini bak bir daha yapıyorlar mı' söylem olarak bile hala kimilerinin lugatında yaşarken eskiler bunu hakikatten görmüşler. Yani birileri sallandırılmış..
O birileri sallandırılınca da adalet korkukusu inmiş çoğunun içine..
Genlerimizde var. Adalet kararı verecek dediğinde tüylerimiz ürperiyor.. 'Eyvah yine bir kelle gidecek' deyiveriyoruz.
Fizikisi artık mümkün değil ama tepeden inme modelinde değişen birşey henüz yok..
Bir yer karıştığında önce tepeye bakıyoruz. Tepeden bir tane giderse başkası yeltenemez sanıyoruz.
Her nasıl ise bu adaletin cinsiyeti erkek galiba ki; kadının kocasına karşı haklı olması hala uğramadığı bir yer!! Kadının kocasına karşı haklı olmasını da, hakkını da kabul etmiyor!
***
Bambaşka bir olay ise; Erzurum'da Pala Yasin lakaplı Yasin Aytekin'in hakimin kararını yanlış anlamasıyla ortaya çıkıyor. Tutuklandığını zannedip hakime “hele şu sıfata bakın” dediği için hapishanede tutuluyor. Suçlu bulunduğu için değil yani.
Pala yasin niye önemli?
Herkes siyaset üzerinden adaleti tartışıyor. Oysa adeleti Pala Yasin gibi bireyler üstünden tartışmak daha önemli. O yüzden Pala Yasin bir simgedir.
Pala Yasin bu ülkede meclise giremeyen vekiller kadar önemlidir. Hakim Pala Yasin'e 'sen kendi sıfatına bak hadi adaleti meşgul etme be adam' diyemeyecek kadar mizahtan yoksun, hala korkulandır.
Adaletin kılıcı bu kadar sert inmemeli insanlar üstüne. Pala yasin bir hata yaptı. Bu hatanın bedeli bu kadar ağır olmamalı. Adalet Pala Yasin üzerinden otorite kurmamalı. Pala Yasin hala içeride. Kararı yanlış anlayınca Hakime 'hele şu sufata bak' dediği için.
Pala Yasin'in özgürlüğü adaleti zayıf düşürmez ama sadece siyaset üzerinden tartışılan adalet bizi bir deri- bir kemik bırakır!
11 Temmuz 2011 Pazartesi
30 Haziran 2011 Perşembe
Bir Hülya Avşar Fotoğrafı...
Herkesin hayata bakışına son derece saygı duymakla beraber anlam çözülümü yapmakta bir sakınca olduğunu düşünmüyorum. Geçen gün Hülya Avşar'ın hayatı puzzle benzettiği yazısını okudum. Okurken 'herşeyi doğal kabul ettiğini' savunduğunu yıllarca söyleyen kadının içindeki başka bir kadın, bu kez kabak gibi ortaya çıkmış..
Demiş ki;
“Hani şu bildiğimiz renkli küp puzzle’lar vardır ya; işte hayat onun ta kendisidir.
... Kiminin hayat puzzle’ı az az karışır, kiminin çok; ve bizler farkında olmadan hayatın renklerini düzene sokmaya çalışır, renkleri kendi aralarında düzenlemek için uğraşırız. İşte hayat bu noktada başlar ve hep dediğim gibi ilk hamle hayatınızı ya kolaylaştırır, ya da yokuşa sürer. Sonra yavaş yavaş hayatı tanımaya başlarız. Önce hangi renkten başladıysak, tam küpün bir yüzünü düzene koyacakken araya başka bir rengin girdiğini görürüz. Bu sefer düzeni bozan rengi aradan çıkarmaya çalışırken küpün diğer tarafındaki renkler karman çorman olur.”
Buradan anlaşılan mükemmelliyetçiliğin kendisine zarardan başka birşey vermediği ama ısrarla o dala tutunmaya devam ettiği. Hülya Avşar 'kendi milli' sınırları içinde kalmış bir partiden farksız.
Ruhu ve kimyası yepyeni bir anayasaya ihtiyaç duyuyor. Ülkede ne kadar kaos varsa Avşar'ın içinde de o kaoslardan var. Meclise yemine gitmeyenlerden onun içinde de var. Ve o görmediklerine, içinde bastırdıklarına direniyor. Bugünlerde dilinden dökülen her cümlesi içinde kalmış tutulmamış sözlerden, karşı çıkan seslerden izler veriyor.
Sonra devam ediyor; “Ne kadar zamanımız var ki? Telaşa kapılıp ne yapacağınızı bilemezsiniz, boş verip bir kenara fırlatmak istersiniz; ama olmaz kendinize yediremezsiniz.”
diyor ki;
aslında çizdiğim imajı yıkmayı kendime yediremem. Bu da büyük ölçüde yaşadıklarını kabullenmediği, onu hala rahatsız ettiğini farkettiriyor.
Yazısının tümüne bakınca ise hayatla kavga eden bir kadın gözüküyor. Kendine yeni bir anayasa yapmakla-yapamamak arasındaki mesafede sıkışan bir kadın.
Bir Hülya Avşar...
Demiş ki;
“Hani şu bildiğimiz renkli küp puzzle’lar vardır ya; işte hayat onun ta kendisidir.
... Kiminin hayat puzzle’ı az az karışır, kiminin çok; ve bizler farkında olmadan hayatın renklerini düzene sokmaya çalışır, renkleri kendi aralarında düzenlemek için uğraşırız. İşte hayat bu noktada başlar ve hep dediğim gibi ilk hamle hayatınızı ya kolaylaştırır, ya da yokuşa sürer. Sonra yavaş yavaş hayatı tanımaya başlarız. Önce hangi renkten başladıysak, tam küpün bir yüzünü düzene koyacakken araya başka bir rengin girdiğini görürüz. Bu sefer düzeni bozan rengi aradan çıkarmaya çalışırken küpün diğer tarafındaki renkler karman çorman olur.”
Buradan anlaşılan mükemmelliyetçiliğin kendisine zarardan başka birşey vermediği ama ısrarla o dala tutunmaya devam ettiği. Hülya Avşar 'kendi milli' sınırları içinde kalmış bir partiden farksız.
Ruhu ve kimyası yepyeni bir anayasaya ihtiyaç duyuyor. Ülkede ne kadar kaos varsa Avşar'ın içinde de o kaoslardan var. Meclise yemine gitmeyenlerden onun içinde de var. Ve o görmediklerine, içinde bastırdıklarına direniyor. Bugünlerde dilinden dökülen her cümlesi içinde kalmış tutulmamış sözlerden, karşı çıkan seslerden izler veriyor.
Sonra devam ediyor; “Ne kadar zamanımız var ki? Telaşa kapılıp ne yapacağınızı bilemezsiniz, boş verip bir kenara fırlatmak istersiniz; ama olmaz kendinize yediremezsiniz.”
diyor ki;
aslında çizdiğim imajı yıkmayı kendime yediremem. Bu da büyük ölçüde yaşadıklarını kabullenmediği, onu hala rahatsız ettiğini farkettiriyor.
Yazısının tümüne bakınca ise hayatla kavga eden bir kadın gözüküyor. Kendine yeni bir anayasa yapmakla-yapamamak arasındaki mesafede sıkışan bir kadın.
Bir Hülya Avşar...
28 Haziran 2011 Salı
Pamuk Hoca
Yaşı: 103.. 1909 Bebek doğumlu...
Adı: Ali
Soyadı: Yıldırım..
Nam-ı diğer; Pamuk Hoca..
Süleymaniye Medresesi'nin son mezunlarından. 42 sene Yahya Efendi Camii'nin imamlığını yaptı. Atatürk'ü son günlerinde gören tek canlı şahit. Atatürk'ü ölümünden önce, son ramazanında Hırka-i Şerif Camii'nde görmüş.
3 padişah, 11 cumhurbaşkanı değişimine tanık Pamuk Hoca. Evliliğini de 55 yaşında yapmış. Eşi kendisinden tam 31 yaş küçük.
Pamuk Hoca'nın hafızası etrafındaki herkesten daha kuvvetli. Dili retorik değil, dini terminolijiden uzak. Bu özellikleri O'nu güncellikten uzaklaştırmamış. İstediğiniz herşeyi konuşabilirsiniz, her espriyi de yapabilirsiniz. Herkesin dilinden konuşuyor.
Biz tv8'de “İstanbul Hikayeleri”ne sığdırdık O'nun öyküsünü.
Süleymaniye Camii'nin bahçesinde buluştuk. Karşımda dimdik bir adam görünce şaşırdım. Gözlerinin içi hayat dolu, ferinden en ufak bir eksilme yok. Bakışları ise söylediklerinin altını çiziyor.
Karısından bahsederken gözlerinin içi gülüyor.
Sadettin Kaynak'dan ezan dersleri alan Ali Yıldırım, Latin harflerle Cumhuriyet kurulduğunda tanışmış. Türkçe ezan okunduğu dönemi iyi hatırlayor ancak Türkçe ezan hiç okumamış.
1940'larda İsmet İnönü'nün; 'açım' diyen bir çocuğa; “aç bıraksam da babasız bırakmadım” cümlesine şahitlik eden dönemi Pamuk Hoca;
“İşte o zaman zaten kıtlık başladı. Aynı komünist gibi bütün malları yiyecek, içecek hepsini devlete veriyorduk. Devlet alıyordu. Mesela buğday ekmişsin 10 dönüm- 20 dönüm, sen bir tane alamazsın. Çıkarırsın edersin hemen jandarma gelir başına buğdayı olduğu gibi devlete verirlerdi. Mesela kaç hayvan varsa aynı vaziyette yazarlar, hayvanları da devlete verirdin. 10 tane tavuğun var, 10 tane yumurta isterler senden. Yumurtlamadı ne yapalım? Komşudan alırdık yumurtayı devlete verirdik. Aynı komünist işiydi bildiğin devlet. Atatürk ölünceye kadar bu Türkiye biraz iyiydi. Atatürk öldükten sonra nasıl İnönü geçti Türkiye çökmeye başladı.” diye anlatıyor.
Adnan Menderes'in dönemine kadar İnönü yönetiminin sertliğinden yakınıyordu.
Türkiye'den daha eski, Türkiye'nin hikayesinden daha uzun bir ömrü var Pamuk Hoca'nın.. 'Ne Mutlu hayat' diyene anlatıyor..
Adı: Ali
Soyadı: Yıldırım..
Nam-ı diğer; Pamuk Hoca..
Süleymaniye Medresesi'nin son mezunlarından. 42 sene Yahya Efendi Camii'nin imamlığını yaptı. Atatürk'ü son günlerinde gören tek canlı şahit. Atatürk'ü ölümünden önce, son ramazanında Hırka-i Şerif Camii'nde görmüş.
3 padişah, 11 cumhurbaşkanı değişimine tanık Pamuk Hoca. Evliliğini de 55 yaşında yapmış. Eşi kendisinden tam 31 yaş küçük.
Pamuk Hoca'nın hafızası etrafındaki herkesten daha kuvvetli. Dili retorik değil, dini terminolijiden uzak. Bu özellikleri O'nu güncellikten uzaklaştırmamış. İstediğiniz herşeyi konuşabilirsiniz, her espriyi de yapabilirsiniz. Herkesin dilinden konuşuyor.
Biz tv8'de “İstanbul Hikayeleri”ne sığdırdık O'nun öyküsünü.
Süleymaniye Camii'nin bahçesinde buluştuk. Karşımda dimdik bir adam görünce şaşırdım. Gözlerinin içi hayat dolu, ferinden en ufak bir eksilme yok. Bakışları ise söylediklerinin altını çiziyor.
Karısından bahsederken gözlerinin içi gülüyor.
Sadettin Kaynak'dan ezan dersleri alan Ali Yıldırım, Latin harflerle Cumhuriyet kurulduğunda tanışmış. Türkçe ezan okunduğu dönemi iyi hatırlayor ancak Türkçe ezan hiç okumamış.
1940'larda İsmet İnönü'nün; 'açım' diyen bir çocuğa; “aç bıraksam da babasız bırakmadım” cümlesine şahitlik eden dönemi Pamuk Hoca;
“İşte o zaman zaten kıtlık başladı. Aynı komünist gibi bütün malları yiyecek, içecek hepsini devlete veriyorduk. Devlet alıyordu. Mesela buğday ekmişsin 10 dönüm- 20 dönüm, sen bir tane alamazsın. Çıkarırsın edersin hemen jandarma gelir başına buğdayı olduğu gibi devlete verirlerdi. Mesela kaç hayvan varsa aynı vaziyette yazarlar, hayvanları da devlete verirdin. 10 tane tavuğun var, 10 tane yumurta isterler senden. Yumurtlamadı ne yapalım? Komşudan alırdık yumurtayı devlete verirdik. Aynı komünist işiydi bildiğin devlet. Atatürk ölünceye kadar bu Türkiye biraz iyiydi. Atatürk öldükten sonra nasıl İnönü geçti Türkiye çökmeye başladı.” diye anlatıyor.
Adnan Menderes'in dönemine kadar İnönü yönetiminin sertliğinden yakınıyordu.
Türkiye'den daha eski, Türkiye'nin hikayesinden daha uzun bir ömrü var Pamuk Hoca'nın.. 'Ne Mutlu hayat' diyene anlatıyor..
16 Haziran 2011 Perşembe
O EL HAREKETİ !
Herkesin hayatında bir “o gecesi” vardır. Kiminin ki yıkıcı olur büyük sansasyona dönüşür. Kiminin de kendi dünyasını karartır.
Ama bir “o geceyi” yaşamayan yoktur.
‘O gecelerin’ yakmadığı yürek, bazen de çizmediği ‘karizma’ kalmaz.
Kırılma noktası olur.
Üstüne dayandığımız, oturduğumuz zemin yıkılır. Ayaklarımız yerden çekilir. Tutunacak dal aratır. Ayağımızın altındaki yol kaybolur. Yetmez allar- pullar ne koyduksak toz duman olur.
Tarkan’dan bahsediyorum...
Geçen yıl tatsız bir olay yaşadı. Üstü kapandı mı, unutuldu mu belli değilken, ortaya çıktığı her anına başka olayları da eklemeye başladı.
Neredeyse ‘allarını pullarını’ suskunluğuna bağlayacağım Tarkan, meğer konuşamıyormuş. Söyleyecek sözü yokmuş.. Tarkan sadece bir imajmış.. İyi sesi olan, iyi şarkılar seçen ama alt yapısız, kelime seçemeyen bir ‘Star’mış..
Bunların altını çizen olaylar zinciri Tarkan her kamera önüne çıktığında bizim de gözümüze giriyor.
Hatırlayacaksınız; önce kral tv ödüllerinde Hülya Avşar patladı.. ‘Kim ki o’ dan başladı, ‘ne yapmış’dan çıktı..
Tarkan sessiz…
Ardından Kelebek ödüllerinde Tuğba Ekinci sahneye fırladı. Anlamsız, saçmasapan bir soru sordu, sonunu da bağlayamadı anlattıklarının. Ama cesaret buldu ve yaptı!.
Kiminle konuşsam herkes Ekinci’yi suçluyor. ‘Böyle rezalet olur muydu, nasıl bir kadın’ vs vs..
Tuğba Ekinci’nin kendini mahalleye atar gibi sahneye atmasına elbet övgü düzmeyeceğim ama Tarkan’ın; ‘bunları konuşmaya mı geldik’ gibi abuk çıkışını da yorumsuz bırakmayacağım.
Okul yaptırıp, yaptırmadığıyla hiç ilgilenmediğim Tarkan’a; senin seçtiğin hangi konu oldu da konuşmadık Tarkan? diye sormak istiyorum.
Sahneden apar topar kaçma nedenini merak ediyorum.
En vahimi de; sahneden uzaklaşırken, amiyane tabiriyle ‘geyvari’ bir el hareketini konuşmak ister misin?
Yine suskun…
‘O el hareketi’ ve tutukluğu nasıl bir anti-karizmaya imza attı varın siz söyleyin.
Bana göre; Tarkan, o el hareketiyle küçük gördüğü Tuğba Ekinci’den daha fazla saygın değil.
Aklının tutulma yaşadığı o gecede, efsaneliğine de noktayı koydu.
Yine de herşey bitmiş değil. Ben artık Tarkansız bir müzik düşünemiyorum.
Tıpkı Erol Büyükburç'u olmayan bir pop gibi.. Ama Erol Büyükburç uzun süredir yalnız kaldığı yerde Tarkan’ı da yanında görmekten epey mutlu olacaktır.
http://www.vidivodo.com/590985/altin-kelebek-_-tarkan-ve-tugba-ekinci-gerilimi
Ama bir “o geceyi” yaşamayan yoktur.
‘O gecelerin’ yakmadığı yürek, bazen de çizmediği ‘karizma’ kalmaz.
Kırılma noktası olur.
Üstüne dayandığımız, oturduğumuz zemin yıkılır. Ayaklarımız yerden çekilir. Tutunacak dal aratır. Ayağımızın altındaki yol kaybolur. Yetmez allar- pullar ne koyduksak toz duman olur.
Tarkan’dan bahsediyorum...
Geçen yıl tatsız bir olay yaşadı. Üstü kapandı mı, unutuldu mu belli değilken, ortaya çıktığı her anına başka olayları da eklemeye başladı.
Neredeyse ‘allarını pullarını’ suskunluğuna bağlayacağım Tarkan, meğer konuşamıyormuş. Söyleyecek sözü yokmuş.. Tarkan sadece bir imajmış.. İyi sesi olan, iyi şarkılar seçen ama alt yapısız, kelime seçemeyen bir ‘Star’mış..
Bunların altını çizen olaylar zinciri Tarkan her kamera önüne çıktığında bizim de gözümüze giriyor.
Hatırlayacaksınız; önce kral tv ödüllerinde Hülya Avşar patladı.. ‘Kim ki o’ dan başladı, ‘ne yapmış’dan çıktı..
Tarkan sessiz…
Ardından Kelebek ödüllerinde Tuğba Ekinci sahneye fırladı. Anlamsız, saçmasapan bir soru sordu, sonunu da bağlayamadı anlattıklarının. Ama cesaret buldu ve yaptı!.
Kiminle konuşsam herkes Ekinci’yi suçluyor. ‘Böyle rezalet olur muydu, nasıl bir kadın’ vs vs..
Tuğba Ekinci’nin kendini mahalleye atar gibi sahneye atmasına elbet övgü düzmeyeceğim ama Tarkan’ın; ‘bunları konuşmaya mı geldik’ gibi abuk çıkışını da yorumsuz bırakmayacağım.
Okul yaptırıp, yaptırmadığıyla hiç ilgilenmediğim Tarkan’a; senin seçtiğin hangi konu oldu da konuşmadık Tarkan? diye sormak istiyorum.
Sahneden apar topar kaçma nedenini merak ediyorum.
En vahimi de; sahneden uzaklaşırken, amiyane tabiriyle ‘geyvari’ bir el hareketini konuşmak ister misin?
Yine suskun…
‘O el hareketi’ ve tutukluğu nasıl bir anti-karizmaya imza attı varın siz söyleyin.
Bana göre; Tarkan, o el hareketiyle küçük gördüğü Tuğba Ekinci’den daha fazla saygın değil.
Aklının tutulma yaşadığı o gecede, efsaneliğine de noktayı koydu.
Yine de herşey bitmiş değil. Ben artık Tarkansız bir müzik düşünemiyorum.
Tıpkı Erol Büyükburç'u olmayan bir pop gibi.. Ama Erol Büyükburç uzun süredir yalnız kaldığı yerde Tarkan’ı da yanında görmekten epey mutlu olacaktır.
http://www.vidivodo.com/590985/altin-kelebek-_-tarkan-ve-tugba-ekinci-gerilimi
7 Haziran 2011 Salı
'EVVEL-LİK'...
Aklı evvel der ya eskiler; bu sefer ki öyle değil.. Bu kez aklı beyninden ziyade olanlar, ham ruhlar değil başka türlü ‘evvel’lerin hikayesi var.
Hani biri söz verir, öteki caydırır, diğeri de hiçbir şey olmamış gibi çıkar ya işin içinden! Bir türlü tamamlamaz hep lakırdıyla uğraşırlar.
Hiç bir şeyi halledememek, alaturka usullerle arkadan dolanmak, yüzüne başka söyleyip arkadan başka söylemek olur çoğuna evvellik.
Arka yolların yolcusu evveller, ana yollar kadar net olmazlar. Buldukları her boşluk onlara ‘işte şimdi geçirdik’ demek için fırsat olur.
**
Kendi senaryonuz içinde öylece bir yerlerde dolaşıverirken- bir anda rolüne hazırlanmadan- baş role terfi eden ‘evvel erkeklerin’ hikayesi bu…
Onların kadınları yok aslında. Onlar hayal kurdukları kadın için yanından geçen kadın duraklarına uğruyorlar…
Ya da bizim buna inanmamız daha kolay!.
Delikanlının İsmi Murat.. Kızın ismi de Merve…
Uzun yıllardır arkadaşlardı, aynı zamanda beraber ortak projelendirdikleri işlerde de bir araya geliyorlardı. İkisi de- uzun yıllardır hayatlarına girenler hakkında bilgi sahibiydi, hatta uzun uzun tartışırlardı. Kız; ‘sence neden böyle yaptı’ diye sorduğunda Murat akıllar verirdi.
Birbirini epeydir göremeyen arkadaşlar; iki yıl aranın ardından yeniden bir araya gelince Merve daha güzelleşmiş, Murat ise bakışlarını kızın üzerinden çekememişti.
Murat’ın 37’sine henüz bastığı ve ailesinin senelerdir ‘evlen sesleri’ beyninde Merve’yi görünce kısılmıştı, sanki.. Murat’ın bakışlarını fark eden Merve ise ‘neden olmasın’ dedi önce. Sonra kafasında nereye koyacağını bilemedi, bocaladı ama o sırada ilişkileri hızlı başladı.
Her gün beraber olup çiftlerin yapması gereken her şeyi yaptılar. Seksi bunun dışında tutmalarının nedeni ise Murat’ın; ‘ya yapamazsam kıza ayıp eder miyim’ düşüncesinden kaynaklanıyordu, atamıyordu beyninden.
Bir gün her şeyin çok fazla konuşulduğu bir gecede kendilerini ilişkiye bıraktılar. Oturmaya başlıyordu bir şeyler ama; aradan geçen haftalarda Merve bir şeylerin tamamlanmadığını anlatıyordu arkadaşlarına.
‘evet her şey çok iyi ama bir şey var tamam değil, tam değil işte’ cümlesiyle kendini ifade edemediği için de- açıklayamadıkları daha çok rahatsız ediyordu.
Bir süre sonra delikanlının tutarsız konuşmalarını fark etmeye başladı. Bazı gecelerde telefonlarını duymuyordu Murat, veya dediği saatten çok daha sonra ortaya çıkıyordu. ‘Biri olmalı’ diye düşündü Merve. Sonra sabırla sessiz kalmayı sürdürdü. İlişkinin başında böyle şeyler olabilirdi ve sabırla beklemek lazımdı. Hem arkadaşları da öyle dememiş miydi!
‘Sabretmek lazımdı’..
Sabırlı bekleyişler Merve’nin gülen yüzünü düşürmeye başladı. Konuyu Murat’a açtı. O da ortadan kaybolmaları için özür diledi.. Ama aynıları defalarca birbirine eklendi..
Merve çareyi ayrılmakta buldu ama keşfettiği başka bir gerçeği de kucağına alarak uzaklaştı. ‘Murat’ın psikiyatrik sorunları olduğunu öğrendi’.. Murat aslında ortadan kaybolmuyordu; Merve’nin varlığını unutabiliyordu. Bazen ilaçlarını almayı da unutursa, o zaman bir telefonu olduğunu bile hatırlamıyordu. Murat’ın yakın arkadaşını sıkıştırdığında aldığı cevap Merve’yi beklediğinden daha evvellikle yakaladı.
Evvel, ham ruh diye suçladığı adam hasta ama kendisi bunu neden daha evvel öğrenememişti..
Murat'ın hiçbir art niyeti yoktu. Yıllardır yanında olsa da ne evvel oldu onlar, ne de evvellik girdi aralarına. Evvelden bilinmeyen bir hastalık sadece..
Martının Günlüğü, BF
Hani biri söz verir, öteki caydırır, diğeri de hiçbir şey olmamış gibi çıkar ya işin içinden! Bir türlü tamamlamaz hep lakırdıyla uğraşırlar.
Hiç bir şeyi halledememek, alaturka usullerle arkadan dolanmak, yüzüne başka söyleyip arkadan başka söylemek olur çoğuna evvellik.
Arka yolların yolcusu evveller, ana yollar kadar net olmazlar. Buldukları her boşluk onlara ‘işte şimdi geçirdik’ demek için fırsat olur.
**
Kendi senaryonuz içinde öylece bir yerlerde dolaşıverirken- bir anda rolüne hazırlanmadan- baş role terfi eden ‘evvel erkeklerin’ hikayesi bu…
Onların kadınları yok aslında. Onlar hayal kurdukları kadın için yanından geçen kadın duraklarına uğruyorlar…
Ya da bizim buna inanmamız daha kolay!.
Delikanlının İsmi Murat.. Kızın ismi de Merve…
Uzun yıllardır arkadaşlardı, aynı zamanda beraber ortak projelendirdikleri işlerde de bir araya geliyorlardı. İkisi de- uzun yıllardır hayatlarına girenler hakkında bilgi sahibiydi, hatta uzun uzun tartışırlardı. Kız; ‘sence neden böyle yaptı’ diye sorduğunda Murat akıllar verirdi.
Birbirini epeydir göremeyen arkadaşlar; iki yıl aranın ardından yeniden bir araya gelince Merve daha güzelleşmiş, Murat ise bakışlarını kızın üzerinden çekememişti.
Murat’ın 37’sine henüz bastığı ve ailesinin senelerdir ‘evlen sesleri’ beyninde Merve’yi görünce kısılmıştı, sanki.. Murat’ın bakışlarını fark eden Merve ise ‘neden olmasın’ dedi önce. Sonra kafasında nereye koyacağını bilemedi, bocaladı ama o sırada ilişkileri hızlı başladı.
Her gün beraber olup çiftlerin yapması gereken her şeyi yaptılar. Seksi bunun dışında tutmalarının nedeni ise Murat’ın; ‘ya yapamazsam kıza ayıp eder miyim’ düşüncesinden kaynaklanıyordu, atamıyordu beyninden.
Bir gün her şeyin çok fazla konuşulduğu bir gecede kendilerini ilişkiye bıraktılar. Oturmaya başlıyordu bir şeyler ama; aradan geçen haftalarda Merve bir şeylerin tamamlanmadığını anlatıyordu arkadaşlarına.
‘evet her şey çok iyi ama bir şey var tamam değil, tam değil işte’ cümlesiyle kendini ifade edemediği için de- açıklayamadıkları daha çok rahatsız ediyordu.
Bir süre sonra delikanlının tutarsız konuşmalarını fark etmeye başladı. Bazı gecelerde telefonlarını duymuyordu Murat, veya dediği saatten çok daha sonra ortaya çıkıyordu. ‘Biri olmalı’ diye düşündü Merve. Sonra sabırla sessiz kalmayı sürdürdü. İlişkinin başında böyle şeyler olabilirdi ve sabırla beklemek lazımdı. Hem arkadaşları da öyle dememiş miydi!
‘Sabretmek lazımdı’..
Sabırlı bekleyişler Merve’nin gülen yüzünü düşürmeye başladı. Konuyu Murat’a açtı. O da ortadan kaybolmaları için özür diledi.. Ama aynıları defalarca birbirine eklendi..
Merve çareyi ayrılmakta buldu ama keşfettiği başka bir gerçeği de kucağına alarak uzaklaştı. ‘Murat’ın psikiyatrik sorunları olduğunu öğrendi’.. Murat aslında ortadan kaybolmuyordu; Merve’nin varlığını unutabiliyordu. Bazen ilaçlarını almayı da unutursa, o zaman bir telefonu olduğunu bile hatırlamıyordu. Murat’ın yakın arkadaşını sıkıştırdığında aldığı cevap Merve’yi beklediğinden daha evvellikle yakaladı.
Evvel, ham ruh diye suçladığı adam hasta ama kendisi bunu neden daha evvel öğrenememişti..
Murat'ın hiçbir art niyeti yoktu. Yıllardır yanında olsa da ne evvel oldu onlar, ne de evvellik girdi aralarına. Evvelden bilinmeyen bir hastalık sadece..
Martının Günlüğü, BF
14 Mayıs 2011 Cumartesi
Kör Amine ve Bülent Arınç eşit mi?
Doğrusu gerçekten; ‘sen bana yaptın, ben de sana yapacağım ve işte şimdi eşitiz’ demek midir?
İçimiz bir tek böyle mi rahatlıyor?
Yani senden aldığım nefreti hazmedemedim ve şimdi sana iade ediyorum. Eşit olmamız için aramızda 'hınç'ın durması şart mı?
Sırayla mı yaşanacak acı?
Bir sen, bir ben.. Sonra yine aynı..
Acı ve zevk arasında bir müthiş bir örgü var. ‘Sen bana yaparken çok acımıştı, şimdi sana yaşatmak çok zevkli’.. Kimilerine oyunu en tatlı kılan ilişki; zalim ve mazlum.. Hiçbir zaman ortayı bulmayanlar ve bulamayacak olanlar..
İki örneğim var.
İlki İran’dan. 31 yaşındaki Amine Behrami, 2004 yılında evlenme teklifini kabul etmediği için Macid Muvahedi tarafından kezzap atılarak, kör edilmişti. Seneler süren dava sürecinde yaşadıklarını ‘Göze göz’ isimli kitapta anlatan Amine; bu günlerde ise kendisini kör eden Macid’i de aynı karanlığa götürecek.
Yani mahkeme kararıyla ve doktorların gözetiminde- Amine, Macid’in gözlerine yirmişer damla kezzap sıkacak. Kararın ardından konuşan Amine Behrami’nin açıklamaları ürkütücü ve dikkat çekiciydi. ‘‘Çok mutluyum. Sonunda 6 yıl sonra hakkımı alacağım. Ona sen kazanmadın ikimiz de şimdi eşitiz diyeceğim.’’
Ama Amine’nin dürüst olduğu ve farkında olduğu bir taraf var. Evet ikisi de kaybetti. Ve Amine bunu çok iyi biliyor.
İkinci örnek ise yine zalim ve mazlum tarafından ama açıklamaların sahibi vicdanlı bir politikacı olmasına rağmen farkındalığının yüksek olmayışı dikkat çekici.
Bülent Arınç öyle bir isim ki; kamuoyu vicdanına ters düşen çoğu meselede partisinden aykırı bir ses olmaktan hiç çekinmedi.
Bu sefer de ‘yeşil elbiselilere’- 'ayar verilince, nasıl da izaya girdiler' demek istedi. Hem 27 Nisan e-muhtırasını, hem de Cumhurbaşkanı’nın eşi Hayrinüsa Gül’ün elininin sıkılmadığı günleri hatırlatarak artık çoğu şeyin değiştiğini, Türkiye'nin de normalleştiğini vurguladı.
Aslında yaptığı yorumlarda Türkiye’nin normalleşmesi adına verdiği güzel örnekler de varken- Çankaya’nın geçen sene verdiği 29 Ekim tek resepsiyona eşlik etmeyenleri de unutmuş olmalı ki- hatırlatalım.
Dolayısıyla bu ‘normalleşmenin’ bahsedildiği şekilde normal olmadığı, sadece normalleşmiş havası verdiği izlenimi doğuyor.
Mesela, Arınç; ordu için ‘artık topuk selamı veriyorlar’ diyor.
Haliyle merak ediyorum. Bunun neresi normal?
Ellerinde güç olsa yine aynısını yapmayacaklar mı?
Daha fazlasını yapacaklar.
O zaman Türkiye gerçekten normalleşti mi, yoksa güç damarları yer mi değiştirdi?
Ordunun bazı mensupları zaten olması gerektiği gibi demokrasiye saygı gösteriyoruz mu dedi, yoksa boyun eğmek zorunda mı kaldı?
Sayın Arınç bu açıklamanız sizden aykırı sesi her daim çıkaran vicdanınıza gölge düşürüyor. Ordunun gücünün azaltılmasını doğru bulurken; kızgınlıkların- intikama dönüşmesi Türkiye’yi nasıl bir zemine götürür sizce?
Türkiye bu dönüşümde bunu görmezden gelemez. Dönüşümünü yavaş tamamlayan bir ülke artık zalim-mazlum çekişmelerini kesip atmadıkça herkes bir şeyleri korumak adına sırasını bekleyecek ve kör ebe oynayanlar hiç bitmeyecek.
İçimiz bir tek böyle mi rahatlıyor?
Yani senden aldığım nefreti hazmedemedim ve şimdi sana iade ediyorum. Eşit olmamız için aramızda 'hınç'ın durması şart mı?
Sırayla mı yaşanacak acı?
Bir sen, bir ben.. Sonra yine aynı..
Acı ve zevk arasında bir müthiş bir örgü var. ‘Sen bana yaparken çok acımıştı, şimdi sana yaşatmak çok zevkli’.. Kimilerine oyunu en tatlı kılan ilişki; zalim ve mazlum.. Hiçbir zaman ortayı bulmayanlar ve bulamayacak olanlar..
İki örneğim var.
İlki İran’dan. 31 yaşındaki Amine Behrami, 2004 yılında evlenme teklifini kabul etmediği için Macid Muvahedi tarafından kezzap atılarak, kör edilmişti. Seneler süren dava sürecinde yaşadıklarını ‘Göze göz’ isimli kitapta anlatan Amine; bu günlerde ise kendisini kör eden Macid’i de aynı karanlığa götürecek.
Yani mahkeme kararıyla ve doktorların gözetiminde- Amine, Macid’in gözlerine yirmişer damla kezzap sıkacak. Kararın ardından konuşan Amine Behrami’nin açıklamaları ürkütücü ve dikkat çekiciydi. ‘‘Çok mutluyum. Sonunda 6 yıl sonra hakkımı alacağım. Ona sen kazanmadın ikimiz de şimdi eşitiz diyeceğim.’’
Ama Amine’nin dürüst olduğu ve farkında olduğu bir taraf var. Evet ikisi de kaybetti. Ve Amine bunu çok iyi biliyor.
İkinci örnek ise yine zalim ve mazlum tarafından ama açıklamaların sahibi vicdanlı bir politikacı olmasına rağmen farkındalığının yüksek olmayışı dikkat çekici.
Bülent Arınç öyle bir isim ki; kamuoyu vicdanına ters düşen çoğu meselede partisinden aykırı bir ses olmaktan hiç çekinmedi.
Bu sefer de ‘yeşil elbiselilere’- 'ayar verilince, nasıl da izaya girdiler' demek istedi. Hem 27 Nisan e-muhtırasını, hem de Cumhurbaşkanı’nın eşi Hayrinüsa Gül’ün elininin sıkılmadığı günleri hatırlatarak artık çoğu şeyin değiştiğini, Türkiye'nin de normalleştiğini vurguladı.
Aslında yaptığı yorumlarda Türkiye’nin normalleşmesi adına verdiği güzel örnekler de varken- Çankaya’nın geçen sene verdiği 29 Ekim tek resepsiyona eşlik etmeyenleri de unutmuş olmalı ki- hatırlatalım.
Dolayısıyla bu ‘normalleşmenin’ bahsedildiği şekilde normal olmadığı, sadece normalleşmiş havası verdiği izlenimi doğuyor.
Mesela, Arınç; ordu için ‘artık topuk selamı veriyorlar’ diyor.
Haliyle merak ediyorum. Bunun neresi normal?
Ellerinde güç olsa yine aynısını yapmayacaklar mı?
Daha fazlasını yapacaklar.
O zaman Türkiye gerçekten normalleşti mi, yoksa güç damarları yer mi değiştirdi?
Ordunun bazı mensupları zaten olması gerektiği gibi demokrasiye saygı gösteriyoruz mu dedi, yoksa boyun eğmek zorunda mı kaldı?
Sayın Arınç bu açıklamanız sizden aykırı sesi her daim çıkaran vicdanınıza gölge düşürüyor. Ordunun gücünün azaltılmasını doğru bulurken; kızgınlıkların- intikama dönüşmesi Türkiye’yi nasıl bir zemine götürür sizce?
Türkiye bu dönüşümde bunu görmezden gelemez. Dönüşümünü yavaş tamamlayan bir ülke artık zalim-mazlum çekişmelerini kesip atmadıkça herkes bir şeyleri korumak adına sırasını bekleyecek ve kör ebe oynayanlar hiç bitmeyecek.
12 Mayıs 2011 Perşembe
KESİŞME...
Kabul edelim, bir şeyler muhakkak bir yerlerde birleşiyor. Ya da biz hep bir yerlerde kesişiyoruz. Hatta nadiren- hem kesişiyoruz, hem de hikayenin en başına hakimiz. Ara ara o hikayenin bir içine çekilip haberdar oluyoruz ama sonra yine yokuz.
Aradan belli bir zaman geçiyor, bir şeyler oluyor. Araya başka hikayeler de giriyor. Ama yeni bir şeylerden önce biz mutlaka ve ısrarla yine karşılaşıyoruz.
Sadece bugüne kadar, hiç böyle karşılaşmamıştık…
Tramvaya biner binmez- adım attığım kapıdan kafamı kaldırdığım an oradaydı. Çok zayıflamış, tanımakta zorlandım. Ama bakışlar ve gülüş hiç değişmez ya! Onun da çocuk gibi parlayan göz bebekleri, sıcak gülüşü hiç değişmemiş. Başka her şey değişmiş. Onunla karşılaşmalarımız her seferinde hayatlarımıza başka bölümler açtı... Ama O, bu kez sınırı öyle bir yere çizmiş ki; acaba bir daha onunla kesişebilir miyim?
***
Arkeoloji Müzesi’ne yeni gelen eserleri ve yenilenen bölümü görmek için koşturarak, Topkapı Sarayı’na çıkan Osman Hamdi bey Yokuşu’na yetiştim. 19.yüzyılın Osman Hamdi bey’i ile kaderi değişen müze binası, en az içindeki eserler kadar eşsiz. Bahçeden girdiğim kapı, daha o dakika- nefes nefese kaldığımı bile unutturdu.
Müzenin içine girince; Zeus üst katta heybetiyle uzun bir koridorun sonunda bekliyordu. Kafamı Zeus’tan sola doğru çevirdiğimde; çocuk Eros’lar bin yılların neşeli ruhunu yitirmemiş. Hala oyun oynar gibiydiler.
Müze; Troya, Likya, Eski Roma, Bizans, sadece doğanın gücünü kabul etmiş medeniyetler, tanrının heykelini yapmış, tanrıya kurbanlar vermiş inançlar, bildiğimiz- bilmediğimiz hangi medeniyetl varsa çoğu burada dondurulmuş. Aynı zamanda sanki birileri bir düğmeğe dokunsa, anında canlanacaklar hissiyle ordalar üstelik…
En dramatik olan; müzenin içindeki eserlerin ve eserlere konu olanların da aynı çatı altında olması. Binlerce yıl önce birbirlerine karşı verdikleri amansız savaşa rağmen- kesiştikleri yerde beraberler. Üstelik bu kez başka müzelere gidebilmek için dünyayı da beraber dolaşıyorlar.
Ölümsüz bir kesişme var burada.
Onlar kanıyla- canıyla yok ama onlara ait olanlar burada kesişiyor. Kısmen yenilenen müze ve yeni eserler şerefine verilen kokteyl boyunca aklımda tek kelime vardı.
‘Kesişme’...
***
O'nu ilk tanıdığımda; öğlenleri odama aniden girip ‘hey napıyorsun bakalım’ derdi.
Çalıştığım televizyonda direk genel müdüre bağlı, dizilerin prodüksiyonlarından ve izlenen bir çok projeden sorumluydu. O bir şeylere ‘olsun’ diyorsa mutlaka olurdu.
Hırslı, çalışkan ve tanıdığım en iyi yaratıcı beyinlerden biriydi.
Her şey istediğinden de hızlı gitti kariyer basamaklarında..
2007 Temmuz’una kadar..
Sonra öyle bir şey oldu ki; bir daha hiç bir şey eskisi gibi olmadı ona.
2007 Temmuz’uydu tatile gidiyordum, yoldan konuştuk ‘dönünce şu gün buraya muhakkak gidilecek’ diye sözleştik.
Döndüğüm gün hava alanından eve gelirken aradım. Ablası çıktı telefona ve yoğun bakımda olduğunu söyledi. Amerikan Hastanesi’ndeymiş, apar topar gittim. Valizleri bile Amerikan hastanesi resepsiyonuna bıraktım. Tabii göremedim onu, yoğun bakımdaydı. Ama ablasıyla, doktorlarıyla konuştum. Öyle umutsuz bakıyorlardı ki- yüzüme sanki her an her şey olabilir gibiydi.
Binde bir olan omurilik iltihabına yakalanmıştı.
Daha 1 hafta önce gülerek konuştuğum kişiyle konuşamamak tarif edilecek bir şey değil, çok çaresiz hissetmiştik.
Birkaç hafta sonra iyi işaretler gelmeye başladı, herkesin duaları kabul oldu ki; O da iyileşti. Gözlerini açtı, hayata yeniden döndü.
Ama bildiğimiz, alıştığımız hayatına dönmedi, çok düşündü ama eskiye dönmek istemedi. Aslında hastaneden önceki hayatını suçladı olanlardan. Çalıştığı kanala gitmedi. Bir daha çalışmak istemediğini söyledi.
Ara sıra sahilde yürürdük; derin bir sorgulama damarı açmıştı kendine. Uzun saatler, günler, aylar sadece düşündü.
1 yıl önce evine gitmiştim. Yine çok eğlendik ama bu sefer başka bir yöne doğru gittiği belliydi. Eskiye dair bir şey bırakmayacağını anladım. Ama ne yapacağını bilmiyordum. Bundan önce geçen yıl Kuledibi’nde karşılaşmıştık, ayak üstü konuştuk uzun zamandır görmüyordum ki; Sultanahmet durağında bindiğim tramvayın içinde oturuyordu. Çok şaşırdım. Nasıl bir tesadüf beni o kapıdan, o an içeriye sokarken aynı anda onu da oraya oturtabilir ki?
Öğrendiklerime daha da fazla şaşırdım. Meğer artık çantası sırtında turist gibi dünyayı geziyormuş. İstanbul’a yeni gelmiş ve ertesi gün yeniden başka bir yere gidecekmiş. Çok mutluymuş. ’’hiç plan yapmıyorum, öylece geziyorum.’’ dedi. Modern derviş tadında konuşuyordu. İlla dua bilen, ilmihalle gezeninden değil de- kendine, kendi felsefesini edinmiş post-modern bir derviş olmuş…
Bahsettiğim kişi medyanın çok önemli projelerine imzasını atmış, belli bir kesimin iyi tanıdığı ve bir kaç yıl önce kaybettiğimiz ünlü bir ismin de yeğeni..
Onun geçirdiği dönüşümü müzeleştiremem, duvara da asamam belki ama bunlara şahit olduğum için ‘kesişmeyi’ burada tarihe not düşebilirim.
Bizim için hayat kesişmelerden fazlası değil çünkü..
(Martı’nın Günlüğü)
Aradan belli bir zaman geçiyor, bir şeyler oluyor. Araya başka hikayeler de giriyor. Ama yeni bir şeylerden önce biz mutlaka ve ısrarla yine karşılaşıyoruz.
Sadece bugüne kadar, hiç böyle karşılaşmamıştık…
Tramvaya biner binmez- adım attığım kapıdan kafamı kaldırdığım an oradaydı. Çok zayıflamış, tanımakta zorlandım. Ama bakışlar ve gülüş hiç değişmez ya! Onun da çocuk gibi parlayan göz bebekleri, sıcak gülüşü hiç değişmemiş. Başka her şey değişmiş. Onunla karşılaşmalarımız her seferinde hayatlarımıza başka bölümler açtı... Ama O, bu kez sınırı öyle bir yere çizmiş ki; acaba bir daha onunla kesişebilir miyim?
***
Arkeoloji Müzesi’ne yeni gelen eserleri ve yenilenen bölümü görmek için koşturarak, Topkapı Sarayı’na çıkan Osman Hamdi bey Yokuşu’na yetiştim. 19.yüzyılın Osman Hamdi bey’i ile kaderi değişen müze binası, en az içindeki eserler kadar eşsiz. Bahçeden girdiğim kapı, daha o dakika- nefes nefese kaldığımı bile unutturdu.
Müzenin içine girince; Zeus üst katta heybetiyle uzun bir koridorun sonunda bekliyordu. Kafamı Zeus’tan sola doğru çevirdiğimde; çocuk Eros’lar bin yılların neşeli ruhunu yitirmemiş. Hala oyun oynar gibiydiler.
Müze; Troya, Likya, Eski Roma, Bizans, sadece doğanın gücünü kabul etmiş medeniyetler, tanrının heykelini yapmış, tanrıya kurbanlar vermiş inançlar, bildiğimiz- bilmediğimiz hangi medeniyetl varsa çoğu burada dondurulmuş. Aynı zamanda sanki birileri bir düğmeğe dokunsa, anında canlanacaklar hissiyle ordalar üstelik…
En dramatik olan; müzenin içindeki eserlerin ve eserlere konu olanların da aynı çatı altında olması. Binlerce yıl önce birbirlerine karşı verdikleri amansız savaşa rağmen- kesiştikleri yerde beraberler. Üstelik bu kez başka müzelere gidebilmek için dünyayı da beraber dolaşıyorlar.
Ölümsüz bir kesişme var burada.
Onlar kanıyla- canıyla yok ama onlara ait olanlar burada kesişiyor. Kısmen yenilenen müze ve yeni eserler şerefine verilen kokteyl boyunca aklımda tek kelime vardı.
‘Kesişme’...
***
O'nu ilk tanıdığımda; öğlenleri odama aniden girip ‘hey napıyorsun bakalım’ derdi.
Çalıştığım televizyonda direk genel müdüre bağlı, dizilerin prodüksiyonlarından ve izlenen bir çok projeden sorumluydu. O bir şeylere ‘olsun’ diyorsa mutlaka olurdu.
Hırslı, çalışkan ve tanıdığım en iyi yaratıcı beyinlerden biriydi.
Her şey istediğinden de hızlı gitti kariyer basamaklarında..
2007 Temmuz’una kadar..
Sonra öyle bir şey oldu ki; bir daha hiç bir şey eskisi gibi olmadı ona.
2007 Temmuz’uydu tatile gidiyordum, yoldan konuştuk ‘dönünce şu gün buraya muhakkak gidilecek’ diye sözleştik.
Döndüğüm gün hava alanından eve gelirken aradım. Ablası çıktı telefona ve yoğun bakımda olduğunu söyledi. Amerikan Hastanesi’ndeymiş, apar topar gittim. Valizleri bile Amerikan hastanesi resepsiyonuna bıraktım. Tabii göremedim onu, yoğun bakımdaydı. Ama ablasıyla, doktorlarıyla konuştum. Öyle umutsuz bakıyorlardı ki- yüzüme sanki her an her şey olabilir gibiydi.
Binde bir olan omurilik iltihabına yakalanmıştı.
Daha 1 hafta önce gülerek konuştuğum kişiyle konuşamamak tarif edilecek bir şey değil, çok çaresiz hissetmiştik.
Birkaç hafta sonra iyi işaretler gelmeye başladı, herkesin duaları kabul oldu ki; O da iyileşti. Gözlerini açtı, hayata yeniden döndü.
Ama bildiğimiz, alıştığımız hayatına dönmedi, çok düşündü ama eskiye dönmek istemedi. Aslında hastaneden önceki hayatını suçladı olanlardan. Çalıştığı kanala gitmedi. Bir daha çalışmak istemediğini söyledi.
Ara sıra sahilde yürürdük; derin bir sorgulama damarı açmıştı kendine. Uzun saatler, günler, aylar sadece düşündü.
1 yıl önce evine gitmiştim. Yine çok eğlendik ama bu sefer başka bir yöne doğru gittiği belliydi. Eskiye dair bir şey bırakmayacağını anladım. Ama ne yapacağını bilmiyordum. Bundan önce geçen yıl Kuledibi’nde karşılaşmıştık, ayak üstü konuştuk uzun zamandır görmüyordum ki; Sultanahmet durağında bindiğim tramvayın içinde oturuyordu. Çok şaşırdım. Nasıl bir tesadüf beni o kapıdan, o an içeriye sokarken aynı anda onu da oraya oturtabilir ki?
Öğrendiklerime daha da fazla şaşırdım. Meğer artık çantası sırtında turist gibi dünyayı geziyormuş. İstanbul’a yeni gelmiş ve ertesi gün yeniden başka bir yere gidecekmiş. Çok mutluymuş. ’’hiç plan yapmıyorum, öylece geziyorum.’’ dedi. Modern derviş tadında konuşuyordu. İlla dua bilen, ilmihalle gezeninden değil de- kendine, kendi felsefesini edinmiş post-modern bir derviş olmuş…
Bahsettiğim kişi medyanın çok önemli projelerine imzasını atmış, belli bir kesimin iyi tanıdığı ve bir kaç yıl önce kaybettiğimiz ünlü bir ismin de yeğeni..
Onun geçirdiği dönüşümü müzeleştiremem, duvara da asamam belki ama bunlara şahit olduğum için ‘kesişmeyi’ burada tarihe not düşebilirim.
Bizim için hayat kesişmelerden fazlası değil çünkü..
(Martı’nın Günlüğü)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)