9 Temmuz 2019 Salı
BABALAR ÖLMEZ Kİ...
Ne kadar yapmadıklarım varsa toplamı benim babam. Gerçekten tam kavuşamadığım ilk adam ve ellerimin arasından kayan…
Çok ufaktım. Evde oyun oynarken neden bilmem televizyonu öpmüştüm. Bana kızdın mı yoksa güldün mü hatırlamıyorum. Geleceğimin mesleğini daha o günlerde öpüp de başıma koyduğumu bilemezdim. Ara sıra annemle gerilirdiniz. Annemin senden çekindiğini hatırlıyorum. Sonra başka bir gün sen valizini topluyordun. Resmimi gizlice valizine koydum. Yanında benim resmim olursa seni düşündüğümü anlarsın sandım. Duramıyordun evde. Ne sıkıntın varsa kalamadın, gittin. Senin ardından annem beni giydirdiği gibi evden çıktık. O kadar endişeliydi ki, yaptığının doğru ya da yanlış olduğunu düşünemeyecek haldeydi. Telaşla anneanneme geldik. Ben artık babamı göremeyecek miyim diye sorduğumda annemin ne cevap verdiğini hatırlamıyorum. Sonra sen beni görmeye geldiğinde bazen kaçtım senden biliyorum. Kızıyordum sana, kendimce ceza veriyordum. Benden mahrum kalırsan tamamen dönersin gibi gelmişti. Anneannem, dedem ve annem öyle çok korkarlardı ki, senin beni alıp bir daha getirmeyeceğin gibi Hollywood senaryolarıyla yaşıyorlardı. Babam tarafından kaçırılacaktım. Daha beş yaşında babası tarafından kaçırılmanın korkunç bir ihtimal olduğunu dolaylı olarak öğrendim.
Beni almayı başardığın zamanlar da oldu. Sana evde bütün olan biteni anlatıyordum. Çünkü benimle arkadaş gibi konuşmayı beceren tek kişiydin. Babaannem, amcamlarla oynardım sonra ertesi gün belli bir saatte eve bırakırdın. Beni sevmediğini hiç düşünmedim. Sen sanki dünyayı kurtarıyordun, ben de seni bekliyordum. Evde hakkında pek iyi konuşmuyorlardı. Onlara göre; delinin tekiydin, kafana eseni yapardın, senden korkulurmuş. Ne yapacağın belli olmazmış. Ama onlar anlattıkça ben sanki Don Kişot’tan bahsediliyormuş gibi dinlerdim. Fazla hayal kurardım. Sancho Panza’ndım. Seninle gideceğimiz yerler, geldiğinde tek parça eşya almadan evden fırlayacağımız günleri düşünürdüm. Aslında beni bir prens değil sen kurtaracaktın. Sonra beraber dünyayı kurtaracaktık. Sen gelemedin. Sonra bir anda bütün ziyaretlerin bitti. Kimse bir şey söylemedi. Seni günlerce pencere kenarında bekledim. Kışın kapalı pencerenin buharına adımı yazar, yazın ise açık pencerenin dışına otururdum. Ben anneannemin evinden gidene kadar sen bir daha gelmedin. Okula başladım. Annem okul kıyafetlerimi aldı, dedem okula götürdü hatta ben ilk gün okulda yalnız olmaktan çok korktum. Okulda erkek çocuklar peşimi hiç bırakmazdı. Onlara gıcık olurdum. Hepsini dedeme şikayet ettim. Aslında evde seni bir tek dedem seviyordu. Beraber çok gezmişsiniz. Yokluğunda dedemle ben gezdim. Beni motoruna attığı gibi her yere götürürdü. Anneannemin bu kızı erkek çocuğuna benzettin serzenişlerini hiç dinlemedi. Senin götürmen gereken her yere dedem götürdü beni…
Annemin bazı huylarını hiç sevmezdim ama gelmediğin için sana anlatamadım. Ne zaman niye karar verdim hatırlamıyorum ama kendi kendime büyümek ve kendi kararlarımı almam gerektiğini fark ettim. İlk kararım da öncelikle seni hayatımdan tamamen çıkarmak mümkünse adını bile anmamak oldu. Seni yok saydım. 13 yaşındaydım galiba “benim babam yok” dediğimde. Öfkeliydim. Acımı taa derinlere bastırmışım. Senin, biricik kızını terk ettiğini kabul etmek yerine benim seni yok saymam daha iyi gelmişti. Güç bendeydi, asıl ben seni istemiyordum. En azından uzun bir süre kendimi buna inandırdım. O yüzden gelmeyen, aramayan, ilgilenmeyen ve giden tüm adamları önce kendim gönderdim. Söz verip de tutmayanları yok saydım. Elbette yok saydıklarım gözüme, nefret ettiğim haller de hayatıma girdi. Bana seni hatırlatmak için tıpkı senin gibi yaparak… En önemli günlerimde yanımda olamayıp, en ihtiyacım olan anlarla başa çıkamadılar. Önyargılarım arttı, insanlara olan inancım sevgim o kadar çok azaldı ki, onların sadece en zayıf noktalarını görmeye başladım. Korunma yöntemiydi en ufak bir tehlike anında zaaflarından insan yaraladım. Anayasada henüz suçu yok ama insanlık cephesinde hoş değildi.
Yıllar geçtikçe sırf tepkiden mi bilmiyorum evdekilerin seninle ilgili saydıkları tüm o “kötü” özelliklere büründüm. Kötü diye niteledikleri ne varsa onu yansıttım. Babam gibi asi, babam gibi delinin teki, babam gibi ne yapacağı belli olmayandım. Onun varlığının onurlandırılmadığı yere bayrak açıp kendimi diktim. Yok saymama rağmen varlığını yaşattım.
Yıllar sonra bir araya geldiğimizde anladım. Senin yokluğun benim hayatım olmuş, başarım olmuş, karakterim olmuş. Böyle bir hediye vereceğini düşünemezdim. Sen yokken inşa ettiklerim kocaman olmuş yeşermiş ben olmuş. Üstelik gelip “beni fazlasıyla geçmişsin” dediğini biliyorum. Bu kez varlığınla ektiğin aidiyetimi sensizlikle harmanlayıp dallanıp budaklandım ben. Sırf benim adımla aynı diye her defasında ısrar kıyamet buluşmak istediğin Bahar Pastanesi’nde etrafa gururla anlattığın kızınım ben. Senden zerre şikayeti olmayan...
Gazeteciliği geninden aldığım ve zekanı paylaştığın kızın olarak biliyorum senin kelimelerin duyulamadı. Sesin istediğin kadar çıkamadı. Ama ben senin kelimelerini kendi kelimelerime ekledim. Seni taşıyarak yazıp konuşacağımı bil. Gittiğin yerde huzur bul.
12 Haziran 2019 Çarşamba
ÇOĞUNLUK SORUNSALI
Ben okudum, izledim, gittim, durdum, yedim, içtim… Ucu açık gibi görünen deneyimler çeşidini trend haline getirip yine çoğunluğun onayına sunmak ve nedense hiç özgün olmayan şeylerin, başarı gibi ortaya saçıldığı bir şiddete maruz kalmak.
Durumumuz aşağı yukarı böyle. Hem de epeydir. Bunu okuyanlar arasında ‘e yani?’ diye soranlar ise bu vasatlığı içten içe normalleştirmiş olanlarımız. Bir de fırsatçılar var. Yani ‘evet ama tüm dünyada böyle’ diyenler için zihin kullanma kılavuzu henüz tamamlanmadı. Üzerinde çalışıyorlar. Öte yandan çeşitli vesilelerle ‘hayır ben öyle düşünmüyorum diyen kimileri de kıskanıyor türünden dayanaksız fikirlerle suçlanıyor. Analitik düşünceyle itiraz edenin yerildiği, çoğunluğun sırf taraf belirlemek adına kendince kutsallaştırdığı her “başarı” adeta taçlanıyor. Tabi o kadar enteresan ki, bir heves sevilen kişiden daha birkaç yıla ne bileyim birkaç aya kalmadan bir başka vesile ile de anında soğuluyor. Değişik bir sevgi anlayışı.
Neyse, nitelikten değil nicelikten geçen başarıyı esas alınca tuhaf hikayelerimiz oluyor. Sonuçta dayanak noktamız çoğunluğun onayladığı bir durumu aşırı istenir kılmak. Mantıklı mı? Hayır. Nedenlerini her açıdan açıklayabilir miyiz? Hem evet, hem hayır. Açıklasak da kabul görür mü? Kesinlikle hayır. Çünkü, çoğunluğun işaret ettiği şeye doğru çekilmek için artık yerleşik bir sağduyu var. Zaten bu kez başka bir çoğunluk, durumu kırmak yerine atomu parçalamayı seçiyor gibi. Zaten genetiğimizle kuşaktan kuşağa aktardığımız davranış bilincimiz de böyle biçimleniyor. Kırmak bir yana aksine daha da güç kazanıyor. Ne yazık ki… Ama birleşmek üzere değil de, tuhaf bir şekilde ayrıştırmak üzere toplanan sayılar oluyor. Mantıkla açıklamak zor.
Diyebilirsiniz ki, ‘iyi de bizde öyle çoğunluk nerde? İki tarafız. Bir oraya çekilmeye çalışılıyoruz bir diğer tarafa’ Haklısınız, öyleyiz. Hatta taraflardan taraf beğenmeyenler nerdeyse sistemde barınamaz haline geldi. Hangi tarafı tuttuğunu söylemek bir kimlik tespiti daha ötesinde güven testinden geçmek gibi olmayacak dinamiklerle ele alınıyor. Mantık alır gibi değil. Ama en baştan söylemiştim. Tüm bu taraflıkta mantık aramak yapabileceğimiz en büyük hata.
O yüzden mantıklı olmayan tartışmalar zincirinde ismi ortaya atıldı Uğur Dündar’ın. Alışılmayan bir vesile ile Binali Yıldırım tecrübeye işaret etti. Gerçekten güleyim mi ağlıyayım mı bilemedim. Senelerdir ekranlardan ve gazetelerden dışlanan bu tecrübenin, aniden kıymete binmesi bir tek bana mı ilginç geldi?
Yani bugüne kadar televizyonlarda habercilik adına değiştirilen ne varsa, ismi zikredilen Uğur Dündar dahil tüm tecrübeli isimlerin üstü çizildi. Borsamız artmış olmalı ki herhalde bir bir yeniden gündeme geliyoruz. Fakat bu esnada farkında olmadan başka bir şey yaptı Binali Yıldırım. İşaret ettiği tecrübenin kıymetinin altını çizerken, yıllardır iktidarın yaratığı habercilik ve gazetecilik anlayışının da bir çırpıda üstünü çizmiş oldu.
Evet evet kesinlikle emin olabilirsiniz. Hem de kendi içlerinden birisi olan Binali bey tarafından. Artık fikir kimden geldi bilmiyorum ama bu kesinlikle kaş yapayım derken göz çıkarma operasyonudur… Zaten ölü doğan o tarz yani mantıktan çok uzak yanlı haberciliğin cenaze namazı çağrısıdır. İlgililere duyurulur…
Neyse bu mantıksızlığı da bir kenara bırakacak olursam tümüyle başka bir şeye konsantre olmak istiyorum. Yani başka türlü bir mantıksızlığa!
Tabi bu esnada Uğur Dündar düşündü taşındı moderatörlüğü kabul etmemeye karar verdi. Türkiye’nin acilen normalleşmesi gerekiyormuş. Teklif ilk geldiğinde çok normaldi sanırım çünkü önce bir sevindi. Yani bunu inkar edemeyiz değil mi? Sonrasında ise yapmayacağını, neden yapmayacağını ve neden yapmadığını açıkladı. Ona tepki gösterenlere kariyerinden tozlu albüm fotoğraflarıyla cevap verdi. Ama bana sorarsanız, Uğur Dündar gazetecilik refleksiyle değil televizyoncu duyarlılığıyla hareket etti. Suçlamıyorum. İnsan her zaman yaptıklarıyla tanımlanmaz yapmadıkları, kabul etmedikleri ve seçmedikleri de onları tanımlar. Dolayısıyla Uğur Dündar verdiği kararın kendisi için hata mı yoksa doğru bir tavır mı olduğunu zaman gösterecek. Ve bu zaman hepimize, bu kadar ufak bir şeyin insanın hayatını nasıl etkileyebildiğini de anlatacak sanırım. En azından benim hikayelere olan tutkum anlık seçimlerimizin bizi neye dönüştürdüklerini izlemeye ve anlamaya devam edecek…
***
Öte yandan sayın okuyucular bir vesile çeşitli yerlerde paylaştığımdan, dedikodu hükmünde kalmasın diye buraya açık açık yazıyorum. Son zamanlarda sıklıkla bahsediyoruz ya, şöyle normalleşelim böyle normal olalım diye… Yalnız bir şeyi lütfen atlamayalım. Her şey normalleşirken araya sıkışan zehirli otları temizlemek de hepimize düşer. Bu vesile zamanında 24 Tv’de epeyce kötülük eken Akif Beki gibi iktidarla bir yerlere gelip sonra gözden düşünce sözde “muhalif” yazılar yazarak araya kaynamaya çalışan tipler için normalleşmek mümkün olamaz. Çıkışlar sağdan arkadaşım, demekten imtina etmeyelim.
Durumumuz aşağı yukarı böyle. Hem de epeydir. Bunu okuyanlar arasında ‘e yani?’ diye soranlar ise bu vasatlığı içten içe normalleştirmiş olanlarımız. Bir de fırsatçılar var. Yani ‘evet ama tüm dünyada böyle’ diyenler için zihin kullanma kılavuzu henüz tamamlanmadı. Üzerinde çalışıyorlar. Öte yandan çeşitli vesilelerle ‘hayır ben öyle düşünmüyorum diyen kimileri de kıskanıyor türünden dayanaksız fikirlerle suçlanıyor. Analitik düşünceyle itiraz edenin yerildiği, çoğunluğun sırf taraf belirlemek adına kendince kutsallaştırdığı her “başarı” adeta taçlanıyor. Tabi o kadar enteresan ki, bir heves sevilen kişiden daha birkaç yıla ne bileyim birkaç aya kalmadan bir başka vesile ile de anında soğuluyor. Değişik bir sevgi anlayışı.
Neyse, nitelikten değil nicelikten geçen başarıyı esas alınca tuhaf hikayelerimiz oluyor. Sonuçta dayanak noktamız çoğunluğun onayladığı bir durumu aşırı istenir kılmak. Mantıklı mı? Hayır. Nedenlerini her açıdan açıklayabilir miyiz? Hem evet, hem hayır. Açıklasak da kabul görür mü? Kesinlikle hayır. Çünkü, çoğunluğun işaret ettiği şeye doğru çekilmek için artık yerleşik bir sağduyu var. Zaten bu kez başka bir çoğunluk, durumu kırmak yerine atomu parçalamayı seçiyor gibi. Zaten genetiğimizle kuşaktan kuşağa aktardığımız davranış bilincimiz de böyle biçimleniyor. Kırmak bir yana aksine daha da güç kazanıyor. Ne yazık ki… Ama birleşmek üzere değil de, tuhaf bir şekilde ayrıştırmak üzere toplanan sayılar oluyor. Mantıkla açıklamak zor.
Diyebilirsiniz ki, ‘iyi de bizde öyle çoğunluk nerde? İki tarafız. Bir oraya çekilmeye çalışılıyoruz bir diğer tarafa’ Haklısınız, öyleyiz. Hatta taraflardan taraf beğenmeyenler nerdeyse sistemde barınamaz haline geldi. Hangi tarafı tuttuğunu söylemek bir kimlik tespiti daha ötesinde güven testinden geçmek gibi olmayacak dinamiklerle ele alınıyor. Mantık alır gibi değil. Ama en baştan söylemiştim. Tüm bu taraflıkta mantık aramak yapabileceğimiz en büyük hata.
O yüzden mantıklı olmayan tartışmalar zincirinde ismi ortaya atıldı Uğur Dündar’ın. Alışılmayan bir vesile ile Binali Yıldırım tecrübeye işaret etti. Gerçekten güleyim mi ağlıyayım mı bilemedim. Senelerdir ekranlardan ve gazetelerden dışlanan bu tecrübenin, aniden kıymete binmesi bir tek bana mı ilginç geldi?
Yani bugüne kadar televizyonlarda habercilik adına değiştirilen ne varsa, ismi zikredilen Uğur Dündar dahil tüm tecrübeli isimlerin üstü çizildi. Borsamız artmış olmalı ki herhalde bir bir yeniden gündeme geliyoruz. Fakat bu esnada farkında olmadan başka bir şey yaptı Binali Yıldırım. İşaret ettiği tecrübenin kıymetinin altını çizerken, yıllardır iktidarın yaratığı habercilik ve gazetecilik anlayışının da bir çırpıda üstünü çizmiş oldu.
Evet evet kesinlikle emin olabilirsiniz. Hem de kendi içlerinden birisi olan Binali bey tarafından. Artık fikir kimden geldi bilmiyorum ama bu kesinlikle kaş yapayım derken göz çıkarma operasyonudur… Zaten ölü doğan o tarz yani mantıktan çok uzak yanlı haberciliğin cenaze namazı çağrısıdır. İlgililere duyurulur…
Neyse bu mantıksızlığı da bir kenara bırakacak olursam tümüyle başka bir şeye konsantre olmak istiyorum. Yani başka türlü bir mantıksızlığa!
Tabi bu esnada Uğur Dündar düşündü taşındı moderatörlüğü kabul etmemeye karar verdi. Türkiye’nin acilen normalleşmesi gerekiyormuş. Teklif ilk geldiğinde çok normaldi sanırım çünkü önce bir sevindi. Yani bunu inkar edemeyiz değil mi? Sonrasında ise yapmayacağını, neden yapmayacağını ve neden yapmadığını açıkladı. Ona tepki gösterenlere kariyerinden tozlu albüm fotoğraflarıyla cevap verdi. Ama bana sorarsanız, Uğur Dündar gazetecilik refleksiyle değil televizyoncu duyarlılığıyla hareket etti. Suçlamıyorum. İnsan her zaman yaptıklarıyla tanımlanmaz yapmadıkları, kabul etmedikleri ve seçmedikleri de onları tanımlar. Dolayısıyla Uğur Dündar verdiği kararın kendisi için hata mı yoksa doğru bir tavır mı olduğunu zaman gösterecek. Ve bu zaman hepimize, bu kadar ufak bir şeyin insanın hayatını nasıl etkileyebildiğini de anlatacak sanırım. En azından benim hikayelere olan tutkum anlık seçimlerimizin bizi neye dönüştürdüklerini izlemeye ve anlamaya devam edecek…
***
Öte yandan sayın okuyucular bir vesile çeşitli yerlerde paylaştığımdan, dedikodu hükmünde kalmasın diye buraya açık açık yazıyorum. Son zamanlarda sıklıkla bahsediyoruz ya, şöyle normalleşelim böyle normal olalım diye… Yalnız bir şeyi lütfen atlamayalım. Her şey normalleşirken araya sıkışan zehirli otları temizlemek de hepimize düşer. Bu vesile zamanında 24 Tv’de epeyce kötülük eken Akif Beki gibi iktidarla bir yerlere gelip sonra gözden düşünce sözde “muhalif” yazılar yazarak araya kaynamaya çalışan tipler için normalleşmek mümkün olamaz. Çıkışlar sağdan arkadaşım, demekten imtina etmeyelim.
22 Mayıs 2019 Çarşamba
Kişisel Gelişim Tasası
Son yıllarda nerdeyse dayatmaya dönüşen ciddi bir saygısızlık var. Yani sokaktaki insanın tahammülsüzlüğünden ya da en yakın dostların dahi birbirlerine, ilişkilerine duymadığı saygı değil konum. Tam anlamıyla kurumlar eliyle yapılan bir aşırılık söz konusu.
Evet bir süredir çoğumuz hayatımıza daha farklı anlamlar katmaya çalışıyoruz. Ruhsal olarak tekamülden tutun da, uzak şark felsefeleri dahil pek çok katmandan beslenme gayretindeyiz. İnstagram, twitter felsefe taşı gibi! Sırf iki cümleyle bile olsa amacımız her şeyimizi anlamlandırmak. Şunu bu yüzden yapıyormuşum, işte küçükken annem böyle yapmadığı için, babam bilmem ne olduğu ya da olmadığı için ben böyleymişim. Tabii kazdıkça senaryolar, anlam arama hali bitmiyor haliyle. Daha da derine inenler önceki hayatlarından getirdiği “bedelleri” temizlemeye çalışıyor. Bu arada yanlış anlaşılmasın bunların hiçbirine karşı olduğumu anlatmaya çalışmıyorum. Ben aradaki insan telaşını ve sömürü halinde ticarete dökülen bu yolu onaylamadığımı belirtiyorum. Mesele, aslında kendisini varoluşsal olarak konumlayamayan bir insanın, başkaları tarafından tanımlanma hatta tamamlanma ve onaylanma ihtiyacına kadar varan hisleri. Çoğu zaman da histeri halleri. Kendi hikayesine bakmayışı denilebilir bir ölçüde ve çabasızlığı… Psikoloğa gittiğimizde kimse şapkadan tavşan çıkarmıyor. Bizim hikayemizi bize başka bir yolla anlatıyor. Senin kendine anlattığın kelimelerin yerine elbette yargı koymadan başka kelimeler seçiyor. Belki de ilk kez yargılanmadığı bir yerde olan insan ne yapsın çaresiz kabullenişine bilmem kaç seans ve bütçenin ardından kavuşmuş oluyor. Fakat ben buna da karşı değilim. Çünkü insanız. O an gerçekten tam olarak ne yaşadığımıza, nasıl yaşadığımıza hakim olamayabiliriz yahut koca bir geçmiş tarafından yutulmuş olabiliriz. Elbette destek alacağız almamak garip olurdu.
Kötülük şurada ki, ayrıca bunu serbest piyasayla falan açıklayamayız. Hiç değilse yazdığımız ve sattığımız kitaplar konusunda bir parça etik olalım. Psikoloji alanında işin uzmanı olmayanları “çok satanlar” şemsiyesinin altına sokup kahramanlaştırmayalım. Bu zaten yayıncıları kurumsal anlamda üfürükçülüğe kapı aralamaktan başka bir yere sevk etmiyor. Günün sonunda harcadığınız insanlar kadar çok para kazanırsınız. Ve o harcanmış yaşamlardan kalan duygular, kehaneti gerçekleştiremediği için o sözleri hunharca etrafa saçanları muhakkak bulur. Çünkü yerçekimi var oldukça denge arayışı bitmez.
Söylediğimiz her sözden, attığımız her adımdan sorumluyuz. Ama ben insanlara mesaj verelim diyemem mümkünse bunu hiç yapmayalım. Kalkışmayalım. Gerçekten bir şey söylemek istiyorsak kendi hikayemizi olduğu gibi anlatmak kıymetli. Çıkarımların sana kalsın. Gerçekten üstü kalsın. Yazmak da okumak da en naif haliyle bir limana demirlemek gibi gerçekleşir. Yazar kalemini bilgisayarını her neyse alır içinde birikenleri damıtır. Okuyucu da değerli bulduğu kitabı yatak odası kadar en mahrem yerine götürür. Bir ilişki kurulur arada. Okuyan tüm kelimeleri kendi yaşamı üzerinden okur. Tüm hikaye artık onun hikayesi ve düşünceleriyle de harmanlanır. O kitap artık onun akrabası olur, başucu kitabı olur ne bileyim olur da olur. O yüzden kıymetli yazarlar, kıymetli okuyucular yaratır ya da tam tersi olur. Fakat çok satmak adına yazılan kitaplar parası için, makamı için, güç için kurulan ilişkilere benzer. Sonunda kimseye fayda getirmediği gibi taraflardan biri hatta bazen hepsi muhakkak yolda kalır.
Vallahi tüm bunları dünyayı düzeltmek üzere söylemiyorum. Derdim, insanı mahvetmek için bu kadar uğraşanlar varken, insanı yüceltenler neden olmasın ki? Kimseye didaktik mesajlar da vermek istemiyorum. Herkesin kendi hayat hikayesini dinleyebilirim. Hepsi özgün gelir. İnsanların, yaşadıklarını anlatma biçimiyle çok ilgiliyim. Fakat önerim olamaz. Olmamalı. Çünkü, insanlara tek tip davranış modeli önerenler, onların hikayelerine saygısızlık yaptıklarının hala farkında değiller. Bizi belli davranış kalıplarına sürükleyen her türlü fikirden uzak ara kaçmak gerek. Üç adımda bilmem ne ya da size bilmem ne yapılıyorsa arkanıza bakmadan gidin, kıymetinizi bilmeyene selam bile vermeyin gibi ucuz hatta bayağı söylemlerin kitaplaştırılmasını ve yayılmasını insana kötülük olarak görüyorum. Onların yollarını kaybetmelerine sebep oluyorlar daha fenası hiçbir yere çıkmayan haritaları ellerine tutuşturuyorlar. Kişisel, ruhsal gelişim adına yapılan bir kötülük var.
24 Nisan 2019 Çarşamba
Beka değil zeka sorunu var
Bunu konuşalım. Ülkede beka değil kesinlikle zeka problemi var. Niyetim, durduk yere kibirli olmak veya ukala görünmek değil. Tabii ki, biraz düşünen insanı bile kibirli kıvama getirecek tuhaf bir azim de var. Öte yandan bilgi süzgecinden geçtiği halde gerçeği “sert söylem” olarak niteleyenler de dolu.
Yine de sözüm herkese!
En azından bir kulağınızı açabilir misiniz?
Öncelikle şunu merak ediyorum. Söylediklerinizi duyuyor musunuz?
Duysaydınız ve daha ötesinde, ne söylediğinizin farkında olsaydınız belki de ebediyen susardınız. Çünkü biz feci derecede kanıksanmış duyarsızlığın pençesindeyiz. Ve toplum olarak iyileşmekle ilgilenmek bir yana aksine daha da pespayeleşiyoruz.
Son dönemde insanlıkla ilgili majör sıkıntı, kavramların içeriğiyle hiç ilgilenilmemesi. Daha açık bir ifadeyle, çoğu kimsenin ne söylediğinden haberinin olmaması!
Sanki insani değerlere karşı otomatik bir duyarsızlaşma halindeyiz ve nedense bunu hiç yadırgamıyoruz. Otomasyonda ilerliyoruz. Hatta ilerleyemediğimiz için sadece konu başlıklarından bahsetmiş oluyoruz. Çünkü içerikle ilgili davranışı örtüştüremiyoruz.
Gerçekten bir gün kendinize “ben ne anlatıyorum?” ve “ne yapıyorum?” şeklinde sorular sorarsanız bilin ki farkındalık kazanmaya doğru gidiyorsunuz. Sakın arkaya bakmayın derim.
Mesela dürüstlükten bahsederken, hatta bunun bir erdem olduğuna dair neredeyse tiratlar atarken daha köşeyi dönmeden dürüst davranamıyoruz. Çünkü bizim için dürüstlük tam anlamıyla nedir ve hayattaki aksiyonu nasıl olmalı meselesini nitelikli olarak düşünmüyoruz. Sadece dürüstlüğün ne olduğuna dair bazı fikirlerimiz var. İçerik yok. Dolayısıyla çok duyduğumuz şeylerin, kendi üzerimizdeki varlığından emin oluyoruz ama tüm bu sandıklarımızdan geçmeyince içerik kaybı yaşıyoruz. Boşluğa sürükleniyoruz.
Tamamı çok yüksek kavramlar olan hak, hukuk, adalet, vicdan, merhamet gibi büyük değerler üzerine sadece bir otomasyonumuz var. Zaten böyle olmalı diye sanıp ama somuta karşılığını koyamıyoruz. Sonunda tabii ki samimiyetsiz kalınıyor. Ve toplumda kimse kimseye ne güveniyor ne de sevgi besliyor. Şüphe, korku ve öfke birikiyor. Çünkü tek mevduatınız korkularınız ve zaaflarınıza dönüşmüş.
Örneğin ahlak ile ilgili konuşurken, karşımızdakine güzel sözler söyleyince sorumluluğumuzun bittiğini zannediyoruz. Oysa hayata akmıyor ve gerçeklik kazanmıyor ki.
Sadece hakkında konuşmayı seviyoruz. Böylece kavrama karşı sorumluluğun da bitti sanıyorsun. Yani ahlak hakkındaki fikirlerim dolayısıyla kendimi ahlaklı kılıyorum. Oysa uygulamaya gelince konuştuklarım vücut bulmuyor, dolaşıma bile girmiyor.
Buna sadece garip bir beyin açmazı dersek insan türüne hakaret etmiş oluruz. Fakat ısrarla sorumluluk almamaya karar verdiysek ve evrimleşmemeye kesin niyetliysek, o zaman beyin açmazı diyelim ve kaderinizi hayat belirlesin. Belki iyi tarafına belki kötü tarafına ama bir yere savrulacağınız kesin…
Özgürlük, hak, saygı gibi büyük kavramlardan bahsettiğinde insan beyni artık onlara karşı sorumluluğunu bitirmiş sayamaz. Aksi halde otomatikman ve garip bir şekilde duyarsızlaşıyor. Kendi eylemlerini, kavramlardan geçirmek zorunda. Fakat içerik o kadar büyük ki, altında eziliyoruz. Daha vahimi içerik saptaması yapamıyoruz.
Birileri eline mikrofonu alıp “birlikten” bahsediyor fakat daha ertesi gün olmadan bahsettiği birlikten uzak hareket ediyor.
Ben haliyle merak ediyorum. Sizin birlik tanımınızın içinde ne var? Belli ki benim birlik tanımımla örtüşmüyor. Ya içeriği hafifletelim ve siz bu kavramın altında ezilmeyin ya da gerçekten sizin için birlik nedir bunu net olarak anlatın…
Temel değerler, insani değerler üzerinden siyaset yapmak sonra da bunu normalleştirmeye çalışmak kadar insanlığa büyük kötülük olduğunu sanmıyorum. Hayatın bizden beklentisi bu olamaz. Birisi şiddet gördüğünde ya da linç edilmeye çalışıldığında, her kim olursa olsun bunun kınanması gerekir. Önünde, ortasında ve sonunda ama olmadan derhal şiddetin suç olduğunu adalet mekanizmasını çalıştırarak göstermek gerekir. Söylemek yetmez hayatta vücut bulması tek doğru olarak kabul edilir.
Aksi halde sosyal medyada zeka sorunlu başlıklar açılıp, şiddet gösterene çanak tutulur. Daha da kötüsü anlamsızlık toplum diye bir şey bırakmaz. Dolayısıyla zekayı koruyamadığın yerden beka da kaçar.
Kabul edelim ki, her türlü içerikten korktuğumuz için aksiyon alamıyoruz. Sadece haktan ve tanımlardan sığ bir şekilde bahsetmek gibi bir yükümlülüğümüz var sanki.
Düşünsenize, dürüstlüğün öneminden bahsedip birilerinin arkasından sürekli dedikodu yapıyorsanız, hala dürüstlükten konuşmanın peşini bırakmıyorsanız, hatta en yüce kavramların sahibiymiş gibi bahsediyorsanız bu laf kalabalığının faydası kime?
Bizim toplumun davranış paterni, belli kalıplarla hareket etmeye ve sadece kavramlardan bahsetmeye o kadar alışkın ki değişmiyor. Otomatik pilotta gibi yaşamlar var. İyi anlamda söylemiyorum. Çünkü otomasyon bize kalıp cümleler getiriyor. Yalan söylememek benim için önemlidir, ben dürüst adamım, sadığımdır aldatmam vs. vs. Peki hayatındaki karşılığı ne? Dürüstlük kovalarken sağına soluna dürüst müsün, en azından kendine dürüst oldun mu?
Sadık olmanın öneminden bahsederken acaba kaç kişiyi nasıl aldattın? Senin için aldatmak sadece özel ilişkiler üzerinden mi yaşanıyor? Belki bir mağazayı aldattın. Ne bileyim ya da birilerine sırf bir şeyler satmak için de onları aldatmış olabilirsin.
Dolayısıyla sadece bahsetmekle, kavramlara olan borcumuzu ödemiş kabul ediyoruz ya kendimizi! Hiç öyle olmuyor.
Adalet peşindeysek adil olmakla başlamak gerekiyor. Adaletin hayattaki karşılıklarının neler olduğuna dair aksiyon almamız önem kazanıyor. Yoksa hiçbir sözün hayata geçmediği sürece bir anlamı da olmuyor. Aksine insanlık sorunu yaratıyor…
İnsan zaaflarıyla çarpışıyor. Kendisini duymadan, kullandığı kelimeleri sorgulamadan inanıp devam ediyor. Hayata geçen versiyonuyla ilgili eşleştirme, örnekleme yapamıyor. Yeni patern oluşturmuyor.
Algıyı hiç açmadan da ölüp gidebilir isteyen. Otomasyonla da idare edebiliyor insan.
Fakat o zaman sorunun bekada değil zekada olduğunu söylerler, hiç bozulma emi...
27 Mart 2019 Çarşamba
Dışarıdan Besleniyoruz
Bir yemek yeme alışkanlığı şeklinde değil. Pratikte elimizde bir menü yok, “Acaba bugün hangi seçimi yaparsınız?” şeklinde soran garson da… Lakin zihnimizin ve deneyimlerimizin tetiklediği haller, bize günlük bir menü sunuyor. Mesela, patronum bugün ne derece zeki olduğumu söylerse belki motivasyonum artıyor. Akşam eşim çok güzel göründüğüme dair bir şeyler fısıldarsa şahane hissediyorum ya da herhangi birinin kıyafetimle ilgili yaptığı iltifatla seçimlerim konusunda üstün bir zevk anlayışı rüyasına dalıyorum. Kitabımı imzalarken yeterli sayıda okuyucu gelmezse kötü hissedebiliyorum çünkü acaba bana yeterince değer verilmiyor olabilir mi? Ya da satış patlaması yaparsam dünyanın en şahane insanlarından biriyim galiba. Bir okuyucu beğenmez ve hiç de hoş olmayan bir laf ederse öfkem mi kabarır, egom mu sarsılır? Bu tür sorularla baş etmem güçleşiyor elbette.
Hatta yolda biri nerdeyse üstümden geçer gibi çarpıp beni görmediğinde hayatta görünmemiş olduğum anılarım mı depreşiyor ve ben hepsini birden önüme alıp deliriyor muyum? Ama elimde bana en son çarpan adam örneği var. Tutar yanı da fazla güçlü değil. Mesai arkadaşım işi beceremediğimi söylediğinde işe yaramaz mı hissedebiliyorum? Belki faydasız! Şu dünyada kapladığım alana yazık yahu tadına kadar varabiliyor süreç. Çünkü yaşadığımız her şeyle ilgili bir duygu üretmek zorundaymış gibi sürekli farklı olaylar yaşasak da duygusal hezeyana boğuluyoruz. Duygularımızı karıştırıyoruz. Sonra konuyla alakası olmayan birileri hiç farkında olmadan bir bam teline falan dokunduğunda tüm duygusal çöpü ona boşaltmak için şehvetli hatta öfkeli bir istek duyuyoruz. Hadi bakalım piyango sana çıktı. Genelde haksızlıklar da buradan doğuyor zaten. Sokağa çıktınız diyelim, etrafta birbirlerine sürekli çöp atan insanları düşünsenize! Ne kadar tuhaf bir görüntü değil mi? Ama biz bunu psikolojik olarak sürekli yapıyoruz. Bunu görmüyor olmamız durumun ne kadar vahim olduğu gerçeğini değiştirmez. Bunu görenler de var. Ve onlar, bu çöplere denk gelmeden parmak uçlarında, aralardan ve derelerden yürüyerek kendi alanlarını korumaya gayret ediyorlar. Elbette hayatın onlara da teklifi oluyor ya da önüne atıyor kaosu, hadi bakalım şimdi ne yapacaksınız Bahar hanım? Aşırı fırlama, piçin önde gideni ve sense of humor kapasitesi çok yüksek hayatın. Dolayısıyla sen termodinamik yasaları bir çıtır biliyorsan teşekkür ederim, ben eşlik etmiyorum demekten başka çare bulamıyorsun. Kafana çöpü yiyor musun? Evet. Farkı ne o zaman? Kişiselleştirmiyorsun, bu hikaye de böyleymiş diye bakıyorsun. Kolay mı bunu yapmak? Seneler alıyor. Hiç değil. Ve hayat hiç vazgeçmiyor senin açıklarını kollamaktan. Bunu bir güvensizlik olarak algılamayın çünkü hayat elindeki materyalden en güçlüsünü yapmak için uğraşıyor seninle. Hadi tamir et oraları daha yüksekte başka işler var niyetiyle uğraşıyor seninle yoksa o kadar da kötü çocuk değil yani.
Bunun en azından başlangıcı bilgi ile duyguyu karıştırmamak. Yani senin şu işi böyle yaptığına dair bilgim var. Davranışımın referansı bu ama bununla ilgili bir duygum yok! Yani senin neden öyle olduğun, olmadığın beni ilgilendirmiyor noktasına alışmakla ilgili. Fakat dışarıdan gelen her türlü söylemden öncelikli olarak etkilenmemekle ilgili.
Kısacası her şekilde, her an ve hepimiz sürekli duygu üretiyoruz. Ve bu korkunç bir hal. Başa çıkılamaz ayrıca bizi dengeden mahrum bırakıyor, yoksunluğa götürüyor. Ve kimseye sürüklenmekten başka çare bırakmıyor.
Tamam, yaptığımız her şeyin eylemcisi kalamıyoruz ve beklentilerimiz var.
Ve maalesef bizim beklentiyi şekillendirmekten başka çözümümüz yok. Ben çok düşündüm, okudum buradan başka bir çıkış bulamadım. Bilen varsa ayrıca e-mail adresime cevap atabilir.
Duygusal sıkışıklık, değerini beklentiler üzerinden tartıyor.
Yaptığım işle anlamlıyım, evliliğimle değerliyim, çocuklarımla tamım. İnsanın eğilimi bu. Üzerinde çalışması gereken ise ben anlamlıyım, sağı solu boş.
Hatta yolda biri nerdeyse üstümden geçer gibi çarpıp beni görmediğinde hayatta görünmemiş olduğum anılarım mı depreşiyor ve ben hepsini birden önüme alıp deliriyor muyum? Ama elimde bana en son çarpan adam örneği var. Tutar yanı da fazla güçlü değil. Mesai arkadaşım işi beceremediğimi söylediğinde işe yaramaz mı hissedebiliyorum? Belki faydasız! Şu dünyada kapladığım alana yazık yahu tadına kadar varabiliyor süreç. Çünkü yaşadığımız her şeyle ilgili bir duygu üretmek zorundaymış gibi sürekli farklı olaylar yaşasak da duygusal hezeyana boğuluyoruz. Duygularımızı karıştırıyoruz. Sonra konuyla alakası olmayan birileri hiç farkında olmadan bir bam teline falan dokunduğunda tüm duygusal çöpü ona boşaltmak için şehvetli hatta öfkeli bir istek duyuyoruz. Hadi bakalım piyango sana çıktı. Genelde haksızlıklar da buradan doğuyor zaten. Sokağa çıktınız diyelim, etrafta birbirlerine sürekli çöp atan insanları düşünsenize! Ne kadar tuhaf bir görüntü değil mi? Ama biz bunu psikolojik olarak sürekli yapıyoruz. Bunu görmüyor olmamız durumun ne kadar vahim olduğu gerçeğini değiştirmez. Bunu görenler de var. Ve onlar, bu çöplere denk gelmeden parmak uçlarında, aralardan ve derelerden yürüyerek kendi alanlarını korumaya gayret ediyorlar. Elbette hayatın onlara da teklifi oluyor ya da önüne atıyor kaosu, hadi bakalım şimdi ne yapacaksınız Bahar hanım? Aşırı fırlama, piçin önde gideni ve sense of humor kapasitesi çok yüksek hayatın. Dolayısıyla sen termodinamik yasaları bir çıtır biliyorsan teşekkür ederim, ben eşlik etmiyorum demekten başka çare bulamıyorsun. Kafana çöpü yiyor musun? Evet. Farkı ne o zaman? Kişiselleştirmiyorsun, bu hikaye de böyleymiş diye bakıyorsun. Kolay mı bunu yapmak? Seneler alıyor. Hiç değil. Ve hayat hiç vazgeçmiyor senin açıklarını kollamaktan. Bunu bir güvensizlik olarak algılamayın çünkü hayat elindeki materyalden en güçlüsünü yapmak için uğraşıyor seninle. Hadi tamir et oraları daha yüksekte başka işler var niyetiyle uğraşıyor seninle yoksa o kadar da kötü çocuk değil yani.
Bunun en azından başlangıcı bilgi ile duyguyu karıştırmamak. Yani senin şu işi böyle yaptığına dair bilgim var. Davranışımın referansı bu ama bununla ilgili bir duygum yok! Yani senin neden öyle olduğun, olmadığın beni ilgilendirmiyor noktasına alışmakla ilgili. Fakat dışarıdan gelen her türlü söylemden öncelikli olarak etkilenmemekle ilgili.
Kısacası her şekilde, her an ve hepimiz sürekli duygu üretiyoruz. Ve bu korkunç bir hal. Başa çıkılamaz ayrıca bizi dengeden mahrum bırakıyor, yoksunluğa götürüyor. Ve kimseye sürüklenmekten başka çare bırakmıyor.
Tamam, yaptığımız her şeyin eylemcisi kalamıyoruz ve beklentilerimiz var.
Ve maalesef bizim beklentiyi şekillendirmekten başka çözümümüz yok. Ben çok düşündüm, okudum buradan başka bir çıkış bulamadım. Bilen varsa ayrıca e-mail adresime cevap atabilir.
Duygusal sıkışıklık, değerini beklentiler üzerinden tartıyor.
Yaptığım işle anlamlıyım, evliliğimle değerliyim, çocuklarımla tamım. İnsanın eğilimi bu. Üzerinde çalışması gereken ise ben anlamlıyım, sağı solu boş.
27 Şubat 2019 Çarşamba
Aldatma Edebiyatı
“Uçurumdan yuvarlandım, üzerimden tır geçti, boksörün biri beni eşek sudan gelinceye kadar dövdü, Çin işkencesine maruz kaldım. Hiç tanımadığım adamlar beni kaçırıp etlerimi lime lime etti. Birileri saçlarımı koparırken diğerleri tırnaklarımı tek tek söktü. Üzerime koca bir dağ devrildi, yük treni raydan çıkıp son hızla yüzüme çarptı ve kocaman bir gök taşı kafama düşüp beni yakıp kül etti.
Yani aslında ben aldatıldım.
Hem de hunharca ve senelerce. Onu öldürmenin eşiğinden döndüm. Gözüm öyle dönmüştü ki, her şeye ve herkese rağmen kurtulmak istedim ondan. Kendimi ondan kurtarmanın tek yoluydu yok etmek. Tanıdığım bazı kadınlar, yaşadığım şeyin çağın virüsü gibi bir şey olduğuna inanıp susmamı tembihledi. Onlar da öyle yapıyordu. Kimileri ise talihimin kötü olduğuna kanaat getirdi. Fakat kimse çıkıp da temeli en baştan yanlış atılan derme çatma hayatlara sığınıyoruz halimiz böyle perişanlık demedi.
‘Ben aldatılacak kadın mıydım’ sorusu artık vücudumun bir parçası gibi üzerime yapıştı. Aynı soru bir müddet sonra “ben aldanacak kadın mıydım” diye beynimde yankılansa da, sokakta alnıma çalınmış kara bir leke gibi sanki her geçen yüzümü okuyordu. Gariptir, yaşadıklarım için bir tek kendimi suçlamıyordum ama inandığım her kese lanet okuyordum. Öyle ki, biri dönüp adres sorsa, onu bile suçlamak istiyordum. Senin yüzünden! Belkide sen adres sormasan olmayacaktı tüm bunlar. Haliyle pembe hayallerim mora dönmüş, dişi kuş olamadan yuvam kentsel dönüşüme uğramıştı. Adım Esra. Yeni boşandım. Yok kocamı başka bir kadınla basmadım. Öyle bildiğiniz anlamda aldatılmak değil benimkisi. 45 yıl boyunca yaşanan her şey benim bizzat kendimi aldatmamdan ibaret. Başka biriyle olarak falan değil. Ben düpedüz kendimi gerçeklerden kaçırarak aldattım. Kendime hiç şans vermedim.”
Esra, benim hayali karakterlerimden biri. Hatta bu aralar en çığırtkanı. Henüz hayata geçmemiş romanın bir parçası deyin yahut zaman zaman yazdığım kısa hikayelerin bir yerinde olsun fark etmez. Her nereye aitse, sesi o kadar gür ki, hikayeden önce belirdi. Kadın ve erkek arasındaki aldatmanın çok ötesinde bir dram yaşıyor. Hayat boyu inandığı her şey yıkılmış, sarsılmış. Elbette ona bir şey olmuş. Aslında muhtemelen o yaşına kadar da çok şey olmuştur ama artık sonuncusu onu devirebilmiştir. O yüzden sesi çok yüksek çıkıyor. Kendini duyabilmek istiyor. Çünkü meselesi en başa kadar uzanıyor. Fakat yüzeysel bir zeminde tırmalamıyor. Sahiden çok gürültülü bir düşüş bu. Ve aynı zamanda bu çağın kendisi oluyor Esra... Kadın, erkek fark etmeksizin kaçındıkları her şeyle beraber kendilerini derinden aldatan insanlara anlatacak sağlam bir hikayesi var….
O vesile aldatmak ve aldatılmak bu yüzyılda, kadın erkek düzleminde kalamayacak kadar derinlikli bir konu. Cinsiyet ayrımı ya da ahlaki bakış sadece ilizyon yaratıyor.
Dünya edebiyatı ise önceki yüzyılda kadının aldatmasını trajedi olarak kabul ettiği için Tolstoy’dan Anna Karenina, Gustave Flaubert’in kaleminden ise Madam Bovary gibi müthiş roman karakterlerine sahibiz. Dişi kuş olan kadın, kutsal yuvasını kirletip anneliği hiçe saydığından haliyle olaylar trajik hale geliyordu. Yani kadının içsel çelişkilerinin iç yüzüne gitmek yerine yaşadığı hezeyanlar vurgulanıyordu. Tarihi biraz daha yakına çektikçe “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanındaki Tomas, kız arkadaşını aldatmadan yapamaz ama ne hikmetse biz aldatan erkeğin trajedisi yerine, ikinci plana atılan yan kadının dramını okuruz.
Televizyonlarda izlediğiniz saray entrikalarında bile padişahın düzenini sorgulamak bir yana kadınların birbirlerine çektirdiği işkenceler konu olur.
Ve her seferinde aldatmak ve aldatılmak meselesiyle sadece yüzleşmek durumu vahimleştirir aslında. Olayın kendisine bakan olmaz.
Birçok insan ise aldatmaya idare ederek iştirak eder. Hayatı, kendini, sevgilisini, kocasını, karısını idare eder. Ve bunun orta yol olduğuna çoktan ikna olmuştur. Oysa idare etmek ne bir orta yoldur, ne de bir yöntem. Nihilizm, varoluş, deizm, egozim, hatta idealizm gibi felsefik bir meseledir. Aldanmış olan ise uyumaya devam eden biricik kendimiz oluruz.
13 Şubat 2019 Çarşamba
Kıçtan Sesler Korosu
Başlık için tereddüt etmeyin yazıyı okuduktan sonra sizin için de poponuzun sesi değerli hale gelecek. Zira ben de şoktayım.
İnsan varoluşuna verdiğim değer itibariyle kendi iç sesimin o kadar da aşağıdan gelmesini anlamlandıramadım. Aslında dürüst olmak gerekirse hala kabul etmiş değilim.
En azından henüz!
Zor günlerden geçiyoruz. Fakat zor günler bile hiçbir vakit anlamını bu kadar boşaltmamıştı. Öyle görünüyor ki, anlamsızlık yeni yüz yılın baş edemeyeceği en büyük problemi olacak.
Durun meseleye geliyorum. Bilgi, zihnimin tüm kıvrımlarında yıkıcı bir etkiyle dolaştığından, hangi dozda ne aktarmalıyım ondan emin değilim...
Öyle ya da böyle insanlık maskesinin hepimizden kaçıp gitmek üzere olduğu günlere yürüyoruz. Adem ve Havva sayesinde insana atfedilen onca yüce değer, dinler, inanç, yaşama amacı ya da adına her ne derseniz deyin veriler, önümüzdeki yüzyılı ve tüm doğru bildiklerimizi tuz buz edecek kadar radikal geliyor.
Tabii ki kafamızı kuma gömüp, bulursak en sevimlisinden bir köy seçip tüm bu anlamsızlık çukurundan kaçmak da mümkün. Fakat bunu yapabilmek bile bir dolu seçenekten vazgeçmenizi gerektirebilir.
Durum şu ki;
yeni bilim dilinin size şunu söylediğini düşünün. Bugüne kadar bildiğin sen var ya, aslında sen gerçekten o değilsin. Sen nesin, kimsin? Bundan da emin değiliz. Ama sen bildiğini sandığın kişi hiç değilsin. Açıklamaları böyle dinleyince çok iyi hissettirmiyor. Açıklama ruhani de değil üstelik. Çünkü o boyuttan gelen bilgilere de duvar gibi bir duyarlılık geliştirdik.
Yeni veriler bize diyor ki; aslında sen de algoritmiksin.
Aslında çevresel dinamiklerin ve çağımızın içimizde cirit attığı saçmalığı bir gerçek olarak yüzümüze tokat gibi indiriyor. Yoksa biz sistemin olmamızı istediği kişiler haline mi geldik? Bir anlamda evet. Diğer anlamda arada kaçaklar da var. Özgün parçanız nerede ya da var mı? İşte onlar kaçaklar, sistemde barınamayanlar, devrim ya da reform yapanlar. Eser niteliğinde işler çıkarabilecek kadar asi olanlar.
Daha detaylı anlatmak lazım. Teknoloji, hayatımızdaki yerini derinleştirdikçe bilim de eş zamanlı olarak kulağımıza başka gerçekleri fısıldıyor. En dikkat çeken haliyle duygularımızın insana has, ruhani bir özellik olmadığını ve herhangi bir özgür irade teşkil etmediği yönünde yapılan çalışmalar var.
Aksine hayatta kalmak ve üremek için hızlı hesaplar yapabilmemizi sağlayan biyokimyasal mekanizmaların askerleriyiz. Yani gücünü sezgiden, esinden ya da özgürlükten değil hesaplamalardan alan bir sinir ağımız varmış.
Tehlike karşısında korku duymamızın sebebi, beyindeki milyonlarca nöronun çabucak gerekli verileri hesaba katıp ölüm riskinin yüksek olduğu sonucuyla ilişkili. Öfke, suçluluk ya da bağışlama gibi ahlaki duygular da grup içi işbirliğini sağlamak için evrimleşmiş sinirsel mekanizmalardan kaynaklanıyormuş. Tüm bu biyokimyasal algoritmalarımız ise milyarlarca yıllık evrim sürecinde yontulmuş.
Genellikle duyguların birer hesaplama ürününden ibaret olduklarını fark edemiyoruz. Çünkü bu seri hesap işlemi farkındalık eşiğimizin çok altında bir yerde cereyan ediyor. Beyindeki hayatta kalma ve üreme olasılığını işleyen milyonlarca nöronu hissedemediğimizden yılanlardan korkmamızın, cinsel eş tercihimizin ya da politika hakkındaki fikirlerimizin esrarengiz bir özgür irade sebebiyle ortaya çıktığı yanılsamasına düşüyoruz.
Fakat vahim olan şu ki; meğer bize yüreğimizin sesini dinlememiz gerektiğini söyleyen liberalizmin ta kendisiymiş. Yani cevapları aradığın içindeki ses değil.
Bu bakışa göre liberalizm, duygularımızın özgür irademizi yansıttığını düşünmekte yanılıyor olsa da bugüne kadar duygularımıza göre hareket etmek uygulamada işe yarar bir yöntem oldu. Çünkü duyguların sihirli ya da hür bir yanı bulunmasa da ne okuyacağımız, kiminle evleneceğimiz ve hangi partiye oy vereceğimiz hakkında karar vermek için kainattaki en iyi yöntem buydu! Bundan her zaman emin olmasam da sanırım buydu demem gerekir.
Ve dolayısıyla duygularımı benden daha iyi anlayabilecek hiçbir harici sistem yoktu.
Kalbimin sesi acaba kimin sesi?
Bu soruyu önümüzdeki yıllarca sıkça sorabilir cevabı da uzun bir süre ya da hiç bulamayabilirsiniz. Çünkü size yüksek bir özgüven ve yanında epey derine inecek kadar fazla bir cesaret gerekiyor.
Yine de özgür irademin olduğunu iddia etmek her açıdan mantıklı çünkü benim kararlarımla şekillendirdiğini sanmak bana iyi geliyor. Ve kimse bunu göremiyor. Yani yabancılar içimde neler olup bittiğini ve nasıl karar aldığımı hiçbir şekilde anlayamazken gizli dahili alanımı kontrol ettiğim yanılsaması içinde yaşamayı sürdürebilirdim. Ama artık emin değilim! Çünkü bilgi zehir gibi sistemime girdi. Ve henüz nereye koyacağımdan şüpheliyim. Sisteme kızgın mıyım? Genlerime bile kızmam ya da hiç tanımadığım atalarıma sövmem bundan daha mantıklı olabilir. Çünkü liberalizm, insanları yüreklerinin sesini dinlemeyi yönlendirmekten başka çaresi olmayan çaresiz bir sistem. Doğrusu mu yapılmış oldu? Sorunun kendisi bile doğru değil ama artık iç sesim de o kadar içeride ve içten değil gibi…
Bu durumda; zekâ, normalde sorun çözme becerisi, bilinç ise acı, neşe, zevk gibi duyguları hissedebilmek olurken liberal dünya bizim nöronlarımızı tahrip etmeye nereden başlamış olabilir?
Muhtemelen Sanayi Devriminin ardından ve İkinci Dünya Savaşı döneminde. En korktuğumuz ve en coşkulu anlarımızda.
Suç yine insanın kendisinde mi? Belki kısmen. Özellikle bir dolu şeye rağmen kullanamadığı iradesi çığ gibi büyüdükçe sistem hedefine ilk kez insanı bu şekilde koyuyor. Tüm işlevlerinden arındırmak üzerine… Üstelik gözetim rejimlerinde yaşayacak olan yeni insanlık önümüzdeki yılların bilim kurgu filmi değil gerçeğin ta kendisi olacak.
Size, Yuval Noah Hariri’nin kitabından okuduğum bilgileri harmanlayıp damıtarak aktarıyorum. Çarpıcı tespitlerin bulunduğu bu kitabın ana fikri, elbette abartıyorum ama sanki insanın kalıbını hiçbir zaman dolduramadığı, bu saatten sonra da buna gerek kalmadığı gibi de okunabilir.
İnsan varoluşuna verdiğim değer itibariyle kendi iç sesimin o kadar da aşağıdan gelmesini anlamlandıramadım. Aslında dürüst olmak gerekirse hala kabul etmiş değilim.
En azından henüz!
Zor günlerden geçiyoruz. Fakat zor günler bile hiçbir vakit anlamını bu kadar boşaltmamıştı. Öyle görünüyor ki, anlamsızlık yeni yüz yılın baş edemeyeceği en büyük problemi olacak.
Durun meseleye geliyorum. Bilgi, zihnimin tüm kıvrımlarında yıkıcı bir etkiyle dolaştığından, hangi dozda ne aktarmalıyım ondan emin değilim...
Öyle ya da böyle insanlık maskesinin hepimizden kaçıp gitmek üzere olduğu günlere yürüyoruz. Adem ve Havva sayesinde insana atfedilen onca yüce değer, dinler, inanç, yaşama amacı ya da adına her ne derseniz deyin veriler, önümüzdeki yüzyılı ve tüm doğru bildiklerimizi tuz buz edecek kadar radikal geliyor.
Tabii ki kafamızı kuma gömüp, bulursak en sevimlisinden bir köy seçip tüm bu anlamsızlık çukurundan kaçmak da mümkün. Fakat bunu yapabilmek bile bir dolu seçenekten vazgeçmenizi gerektirebilir.
Durum şu ki;
yeni bilim dilinin size şunu söylediğini düşünün. Bugüne kadar bildiğin sen var ya, aslında sen gerçekten o değilsin. Sen nesin, kimsin? Bundan da emin değiliz. Ama sen bildiğini sandığın kişi hiç değilsin. Açıklamaları böyle dinleyince çok iyi hissettirmiyor. Açıklama ruhani de değil üstelik. Çünkü o boyuttan gelen bilgilere de duvar gibi bir duyarlılık geliştirdik.
Yeni veriler bize diyor ki; aslında sen de algoritmiksin.
Aslında çevresel dinamiklerin ve çağımızın içimizde cirit attığı saçmalığı bir gerçek olarak yüzümüze tokat gibi indiriyor. Yoksa biz sistemin olmamızı istediği kişiler haline mi geldik? Bir anlamda evet. Diğer anlamda arada kaçaklar da var. Özgün parçanız nerede ya da var mı? İşte onlar kaçaklar, sistemde barınamayanlar, devrim ya da reform yapanlar. Eser niteliğinde işler çıkarabilecek kadar asi olanlar.
Daha detaylı anlatmak lazım. Teknoloji, hayatımızdaki yerini derinleştirdikçe bilim de eş zamanlı olarak kulağımıza başka gerçekleri fısıldıyor. En dikkat çeken haliyle duygularımızın insana has, ruhani bir özellik olmadığını ve herhangi bir özgür irade teşkil etmediği yönünde yapılan çalışmalar var.
Aksine hayatta kalmak ve üremek için hızlı hesaplar yapabilmemizi sağlayan biyokimyasal mekanizmaların askerleriyiz. Yani gücünü sezgiden, esinden ya da özgürlükten değil hesaplamalardan alan bir sinir ağımız varmış.
Tehlike karşısında korku duymamızın sebebi, beyindeki milyonlarca nöronun çabucak gerekli verileri hesaba katıp ölüm riskinin yüksek olduğu sonucuyla ilişkili. Öfke, suçluluk ya da bağışlama gibi ahlaki duygular da grup içi işbirliğini sağlamak için evrimleşmiş sinirsel mekanizmalardan kaynaklanıyormuş. Tüm bu biyokimyasal algoritmalarımız ise milyarlarca yıllık evrim sürecinde yontulmuş.
Genellikle duyguların birer hesaplama ürününden ibaret olduklarını fark edemiyoruz. Çünkü bu seri hesap işlemi farkındalık eşiğimizin çok altında bir yerde cereyan ediyor. Beyindeki hayatta kalma ve üreme olasılığını işleyen milyonlarca nöronu hissedemediğimizden yılanlardan korkmamızın, cinsel eş tercihimizin ya da politika hakkındaki fikirlerimizin esrarengiz bir özgür irade sebebiyle ortaya çıktığı yanılsamasına düşüyoruz.
Fakat vahim olan şu ki; meğer bize yüreğimizin sesini dinlememiz gerektiğini söyleyen liberalizmin ta kendisiymiş. Yani cevapları aradığın içindeki ses değil.
Bu bakışa göre liberalizm, duygularımızın özgür irademizi yansıttığını düşünmekte yanılıyor olsa da bugüne kadar duygularımıza göre hareket etmek uygulamada işe yarar bir yöntem oldu. Çünkü duyguların sihirli ya da hür bir yanı bulunmasa da ne okuyacağımız, kiminle evleneceğimiz ve hangi partiye oy vereceğimiz hakkında karar vermek için kainattaki en iyi yöntem buydu! Bundan her zaman emin olmasam da sanırım buydu demem gerekir.
Ve dolayısıyla duygularımı benden daha iyi anlayabilecek hiçbir harici sistem yoktu.
Kalbimin sesi acaba kimin sesi?
Bu soruyu önümüzdeki yıllarca sıkça sorabilir cevabı da uzun bir süre ya da hiç bulamayabilirsiniz. Çünkü size yüksek bir özgüven ve yanında epey derine inecek kadar fazla bir cesaret gerekiyor.
Yine de özgür irademin olduğunu iddia etmek her açıdan mantıklı çünkü benim kararlarımla şekillendirdiğini sanmak bana iyi geliyor. Ve kimse bunu göremiyor. Yani yabancılar içimde neler olup bittiğini ve nasıl karar aldığımı hiçbir şekilde anlayamazken gizli dahili alanımı kontrol ettiğim yanılsaması içinde yaşamayı sürdürebilirdim. Ama artık emin değilim! Çünkü bilgi zehir gibi sistemime girdi. Ve henüz nereye koyacağımdan şüpheliyim. Sisteme kızgın mıyım? Genlerime bile kızmam ya da hiç tanımadığım atalarıma sövmem bundan daha mantıklı olabilir. Çünkü liberalizm, insanları yüreklerinin sesini dinlemeyi yönlendirmekten başka çaresi olmayan çaresiz bir sistem. Doğrusu mu yapılmış oldu? Sorunun kendisi bile doğru değil ama artık iç sesim de o kadar içeride ve içten değil gibi…
Bu durumda; zekâ, normalde sorun çözme becerisi, bilinç ise acı, neşe, zevk gibi duyguları hissedebilmek olurken liberal dünya bizim nöronlarımızı tahrip etmeye nereden başlamış olabilir?
Muhtemelen Sanayi Devriminin ardından ve İkinci Dünya Savaşı döneminde. En korktuğumuz ve en coşkulu anlarımızda.
Suç yine insanın kendisinde mi? Belki kısmen. Özellikle bir dolu şeye rağmen kullanamadığı iradesi çığ gibi büyüdükçe sistem hedefine ilk kez insanı bu şekilde koyuyor. Tüm işlevlerinden arındırmak üzerine… Üstelik gözetim rejimlerinde yaşayacak olan yeni insanlık önümüzdeki yılların bilim kurgu filmi değil gerçeğin ta kendisi olacak.
Size, Yuval Noah Hariri’nin kitabından okuduğum bilgileri harmanlayıp damıtarak aktarıyorum. Çarpıcı tespitlerin bulunduğu bu kitabın ana fikri, elbette abartıyorum ama sanki insanın kalıbını hiçbir zaman dolduramadığı, bu saatten sonra da buna gerek kalmadığı gibi de okunabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)