Bir kadın ve bir adam: koca bir dünya!
Bazen de iki yarımın tam etmediği kadarlar.
Birşey daha var.
Bir adam ve bir adam!
Delicesine aşıklar. Biri özgür- diğeri ailesinden köşe bucak kaçmış! Aile cahil. Sonunda çocuk ölüyor.
Zenne filminden bahsediyorum.
Farklı versiyonları da var. Etrafımda.
Başka ülkenin insanları, Türk değiller ama Akdeniz'den..
Su- aynı duyguları, vurduğu farklı karalara da aynen taşıyor.
Aile ülkenin en önde gelenlerinden, oğulları ise başarılı ve tanınan bir işadamı. Sözde kız arkadaşları var, hatta kızlar onu kazanova bile sanıyor.
Oysa onun gönlünde yıllardır sevdiği bir erkek var.
Benim dışımda iki arkadaşımız daha biliyor, hepsi bu. Bazen tatillerde onların sırlarını bilenler grubu, buluşup ortak bir yerlere gidiyoruz. Genelde de tekneyle uzaklaşmış oluyoruz.
Onlar karadaki kimliklerinden sıyrılıyorlar. İçlerindeki en doğal oluveriyorlar.
Sordum- her şeye rağmen açıklayıp kurtulsanız özgürce 'buyum' demek zor mu?
Dışarıdan göründüğü gibi değil işte. Bedeller, ederler, hayat; başka başka kimlikler yapıştıracak, korkusu sarıyor.
'Sen mutluysan böyle kalsın' diyorum.
Sonra koyduğumuz isimlerin bizleri ne kadar sınırladığını düşünüyorum. Küçüklüğümden beri sevmediğim etiketleri hatırlatıyor.
İsimlerin bizim gerçeğimiz olmadığına eminim. Hiçbiri bizi yeterince anlatmıyor.
Düşünsenize!
Benim adımın Bahar olması, önüne kaç kışı aldığıma kimi şahit çıkarır?
Bir ben. Ama anlatmıyor işte.
Elle, kürekle, çabalamakla olmuyor.
Olduğu kadarıyla sadece zevkle yaşanıyor.
'Kara kimlik'lerden, karadan uzakta...
Hepsi bu.
***
2004'ten ÖTEYE YOL YOK!
Telefonuma önce 09:06'da “Pamukova'da 41 kişinin yaşamını yitirdiği hızlı tren kazasının davası görülecek.” diye mesaj geldi. Aradan geçen bir kaç saatin ardından ise; “Sakarya Pamukova'da 41 kişinin yaşamını yitirdiği hızlı tren faciasıyla ilgili dava, 7.5 yılın ardından zaman aşımı gerekçesiyle düştü.” mesajı eklendi.
Kararın böyle çıkması derdim değil. Bağımsızlığını, kamu vicdanını vs bunları tartışmayacağım. Başka birşey var, hafızamda.
Kağıt üzerinde 'zamanaşımı'na uğrayan meselenin, yaşandığı günün benim hafızamda zamanaşımına uğramadığı gibi.
Hiç unutmuyorum.
Kaza haberi geldiğinde; evdeydim son dakikayı izliyordum. O günlere damgasını vuran tartışma; hatlarda hiçbir yatırıma gidilmeden sadece başına eklenen 'hızlı' kelimesiyle yola devamın facia yaratacağıydı. Karşılıklı tartışmalar bir süre devam etmiş kaza günü ise zirveye ulaşmıştı.
Tüm bunları belki hatırlıyorsunuzdur ama benim bu hayatta özellikle dikkat edip- hatırladığım başka birşey daha var.
Yüz ifadeleri!
Hiç beceremez saklanmayı. Olduğu gibi oraya olayı yerleştirir.
Ben de yüz ifadesi avcısı gibi; onları hikayelerime alırım ya da haberlerim de özellikle altını çizerim. İnsani bakışın onlarca devlet politikasından önemli olduğuna inandığım için.
İşte tam o gün- Başbakan Erdoğan Rusya'da ve canlı yayında Putin'le basın toplantısı düzenliyordu. Yardımcılarından biri tren kazasının yazılı notunu başbakana verdi.
Bir süre elindeki kağıda gözlerini açarak bakan Erdoğan'ın yüzünün şekli tamamen değişmişti.
O anda basın toplantısı ızdıraplı saniyeleri, dakikaları sürdürmekten başka birşey ifade etmiyordu, onun için. Daha fazla bilgi ihtiyacı duyduğuna emindim. Toplantı birşekilde kısa sürede, apar topar tamamlandı.
Daha sonraki saatlerde Erdoğan'ın yaptığı açıklamalar bildiğimiz ifadelerdeydi.
Kapalı kapılar ardında başbakan sürekli bu tür tepkiler veriyor olabilir; ama milyonların izlediği bir canlı yayında duygularını ilk kez o an- en açık haliye ortaya bırakmıştı. Sonraki yıllarda aynı ifadeye hiç rastlamadım.
Anlamlıydı.
Şimdi çıkan bu son kararı da başbakanın önüne konan bir nottan son dakika okumasını ve canlı yayında izlemeyi çok isterdim.
8 senenin ardından, tartıştığımız tüm konuların fotoğrafı olurdu.
Hepimiz için.
Çünkü; tren kazasında insanların öldüğü bir dava, zamanaşımına uğruyorsa- bırakın herşey olduğu gibi kalsın, 2004'den öteye yol yokmuş meğer.
7 Şubat 2012 Salı
6 Ocak 2012 Cuma
TURKISH VAKVAK!
Vaka-i Vakvakiye; nam-ı diğer Çınar olayı. Osmanlı döneminde geçen acıklı bir hikaye. Alakasını aşağıda anlatacağım ama önce 17. yüzyıldan aldığım bu ismi günümüze getirelim. Ve bizim vakvaklara bir bakalım.
Vaka 1- Bülent Ersoy: Deniz Gezmiş, bana gazoz ısmarladı kendisine şarkı söyledim.
Tepki: Tanışmaları mümkün değil aralarında 5 yaş vardı!!! Gazoz şişesi bulunsun!
Vaka 2- Ali Şan, sevgilisinin bütün eskilerini ortaya döküp erkekliğin kitabını yeniden baskıya sürdü!
Tepki: Demet Akalın gecikmedi. Arkadaşıma yamuk yaptı, kovdum diyerek kadın dayanışmasına ayrı bir sayfa açtı!
Vaka 3: Yiğit Bulut, Habertürk’le yollarını ayırdı.
Tepki: Yükselişi haset yaratanın, inişi de zevk yaratırmış sözü- kendini bir kez daha gösterdikten sonra, sosyal medyada kıyım başladı!
Vaka 4 :İşadamının oğlu S.Ç.'nın- sevgilisinin evine kimin girip çıktığını detayıyla öğrenmek için yerleştirdiği gizli kameralar ortaya döküldü!
Tepki: Özgüveni olmayan bir erkeğe en büyük cevabı, doğuştan kendisi vermiş olmalı!
Tüm bunların alt metinlerine bakınca; hani meşhur şarkı gibi.. “Ben gönlümü eğlerim gerisi Allah kerim, bir başkadır benim memleketim…”
Aşağı yukarı böyle oluyor.
Çünkü; yukarıya dizdiğim vakalara ister aşağıdan yukarı, ister yukarıdan aşağı bakın. Hepsinde aynı şey var. Hepsi vakvak durumu.!
Gelin önce her zamanki gibi kapıyı kapatıp, yan odaya geçelim ve ben size saklanan net fotoğrafı çekmeceden çıkarayım.
Bülent Ersoy’dan başlayalım.
Literatürümüzde sıradan ‘gazoz’ bile; Nuri Alço sayesinde seksin önemli bir sembolü sayıldığı için haliyle Deniz Gezmiş’in yakınları canhıraş türlü açıklamalar yaptı. Bir tek ‘Deniz gazoz içmezdi’ demedikleri kalmıştı ki; birileri bunu da söyledi sanırım.
Ali Şan, kız arkadaşıyla verdiği performansta karakterinin altını öyle derin çizdi ki; bundan sonra ayağa kalkabilmesi zor.
Yiğit Bulut’a sevinenler için; hayat o kadar enteresan ki- nerden bakarsan bak. ‘Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner’ dememek içten değil.
Ve son olarak; iş adamının oğlunun gizli kamera aşkıyla yaşadığı garip olaylar…
Aklınız alıyor mu?
Almaz!
Yukarıda bahsetmiştim Çınar Olayı’ndan. Osmanlı Devleti’nde 17. yy’da çıkan askeri bir ayaklanma.
Ayaklanmanın sonunda, isyancılar tarafından ölüme mahkum edilen kişiler At Meydanı’nda bulunan büyük çınar ağacının dallarına asıldığı için- bu ayaklanmaya Çınar Vakası denmiş.
Korkunç manzara!.
Üzerine cesetler asılmış bu ağacın verdiği görüntü ise, Cehennem’de bulunan ve meyveleri insan kafası olan Vakvak ağacına benzetilmiş, o dönem.
Bu sebeple hadisenin adı 'Vaka-i Vakvakiye' olarak kalmış.
Günümüzdeki tablolar fiziken bu kadar ızdıraplı ve acımasız değil ama duygusal karşılığı çok daha fazla yaralayıcı.
17. yy’dan beri oralarda kaldığını sanmadığım ‘vakvak ağacı’ ise gündeme bakınca- artık içimizde yaşıyor olmalı.
Hepimizin vakvakları kendine yeter!
Vaka 1- Bülent Ersoy: Deniz Gezmiş, bana gazoz ısmarladı kendisine şarkı söyledim.
Tepki: Tanışmaları mümkün değil aralarında 5 yaş vardı!!! Gazoz şişesi bulunsun!
Vaka 2- Ali Şan, sevgilisinin bütün eskilerini ortaya döküp erkekliğin kitabını yeniden baskıya sürdü!
Tepki: Demet Akalın gecikmedi. Arkadaşıma yamuk yaptı, kovdum diyerek kadın dayanışmasına ayrı bir sayfa açtı!
Vaka 3: Yiğit Bulut, Habertürk’le yollarını ayırdı.
Tepki: Yükselişi haset yaratanın, inişi de zevk yaratırmış sözü- kendini bir kez daha gösterdikten sonra, sosyal medyada kıyım başladı!
Vaka 4 :İşadamının oğlu S.Ç.'nın- sevgilisinin evine kimin girip çıktığını detayıyla öğrenmek için yerleştirdiği gizli kameralar ortaya döküldü!
Tepki: Özgüveni olmayan bir erkeğe en büyük cevabı, doğuştan kendisi vermiş olmalı!
Tüm bunların alt metinlerine bakınca; hani meşhur şarkı gibi.. “Ben gönlümü eğlerim gerisi Allah kerim, bir başkadır benim memleketim…”
Aşağı yukarı böyle oluyor.
Çünkü; yukarıya dizdiğim vakalara ister aşağıdan yukarı, ister yukarıdan aşağı bakın. Hepsinde aynı şey var. Hepsi vakvak durumu.!
Gelin önce her zamanki gibi kapıyı kapatıp, yan odaya geçelim ve ben size saklanan net fotoğrafı çekmeceden çıkarayım.
Bülent Ersoy’dan başlayalım.
Literatürümüzde sıradan ‘gazoz’ bile; Nuri Alço sayesinde seksin önemli bir sembolü sayıldığı için haliyle Deniz Gezmiş’in yakınları canhıraş türlü açıklamalar yaptı. Bir tek ‘Deniz gazoz içmezdi’ demedikleri kalmıştı ki; birileri bunu da söyledi sanırım.
Ali Şan, kız arkadaşıyla verdiği performansta karakterinin altını öyle derin çizdi ki; bundan sonra ayağa kalkabilmesi zor.
Yiğit Bulut’a sevinenler için; hayat o kadar enteresan ki- nerden bakarsan bak. ‘Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner’ dememek içten değil.
Ve son olarak; iş adamının oğlunun gizli kamera aşkıyla yaşadığı garip olaylar…
Aklınız alıyor mu?
Almaz!
Yukarıda bahsetmiştim Çınar Olayı’ndan. Osmanlı Devleti’nde 17. yy’da çıkan askeri bir ayaklanma.
Ayaklanmanın sonunda, isyancılar tarafından ölüme mahkum edilen kişiler At Meydanı’nda bulunan büyük çınar ağacının dallarına asıldığı için- bu ayaklanmaya Çınar Vakası denmiş.
Korkunç manzara!.
Üzerine cesetler asılmış bu ağacın verdiği görüntü ise, Cehennem’de bulunan ve meyveleri insan kafası olan Vakvak ağacına benzetilmiş, o dönem.
Bu sebeple hadisenin adı 'Vaka-i Vakvakiye' olarak kalmış.
Günümüzdeki tablolar fiziken bu kadar ızdıraplı ve acımasız değil ama duygusal karşılığı çok daha fazla yaralayıcı.
17. yy’dan beri oralarda kaldığını sanmadığım ‘vakvak ağacı’ ise gündeme bakınca- artık içimizde yaşıyor olmalı.
Hepimizin vakvakları kendine yeter!
2 Ocak 2012 Pazartesi
Al Tv’yi koy çuvala, salla salla vur duvara!
Modası geçmiş sıkıcı anlatım ve girizgahlarının, 2011’de arkamızda kalması dileğiyle- kabak tadı veren- ne varsa listeledim.
-bu zihniyet..
-bir kısım medya..
-tsk’nın her yaptığı…
-Tanklar yürüyor..
-Ertuğrul Özkök nereye kadar?
-Darbeler iyi/kötü
-Darbe bina edilir…
-bütün dökümanlar suç..
-bunlar olmasaydı, 28 Şubat olmazdı
-Medya siyaset üçgeni
-Sivil kamuoyu..
-Silahlı Kuvvetler
-Genelkurmay bülteni..
-Sivil Hükümet
-Ankara’daki hava gerginleşti..
-Türban..
-Ortam ısıtma..
-Ortam dinleme..
-Ortam hazırlandı..
-10 yılda- 10 milyon
-Sincan’ın tankları..
-Sözde Ermeni soykırımı…
-Demokrat..
-Kürt açılımı..
-Bedelli Askerlik,
-Atanamayan öğretmenler,
-Candaş/yandaş medya
-…..
Taze 2012’de kendimize yeni kelimeler seçelim, yerine koyabileceklerimizi tartışalım ama aynı ses tonuyla tartışmayalım daha fazla.
Aynı ezberleri tekrarlayanları izlemeyelim. Bırakın tek başlarına konuşsunlar. Gündemin ilk sırası siz olun. Mesela ilk sorumuz; en çok neyi yapmak hoşuma gidiyor? olabilir. Sonra hangi film daha güzel? Dışarıda hava güzel, hadi hareket edelim! Sürüsüyle var bunlardan, hepsi de sizi ilgilendiriyor. Kapatın televizyonu gitsin. Sizin televizyonunuzda ne oynuyor, oraya doğru bakın… Sonra anlatın, paylaşın ben dinlemeye- okumaya hazırım.
Çok iyi bir yıl olsun..
***
‘Hayy bir konuk olaydın!’
İyi konuk olmanın yolları, nerden geçer?
‘Böyle soru mu olur canım? Konuğun iyisi- konusuna hakim olandır’.
Yok öyle değil!.
Artık konuğun iyisi mumla aranıyor. Ve iyi konuk olmak- Türkiye standartlarında haliyle bir nevi mesleğe dönüştü.
Yıllardır yazmak istemiştim ama televizyonda her gün programla yan yana gelmesini istemediğim bir yazı konusu olabileceğinden, ertelemiştim. İkinci Kısmet 2012'yeymiş.
**
Çok zor iştir konuk ağırlamak. Her yönden. Evinde ağırlasan, hatta tüm yemekleri bile sen yapsan daha iyi. İş televizyona gelince, insanlar garip bir şekilde değişebiliyor. Dışarıda gördüğün adam 3-2-1- yayın deyince, aaa o adamın içinden yürüdü!.
Başka biri kalıyor, geriye stüdyoda. Kalan adama/kadına haliyle, hem iyi soru soracaksın, hem konuşturacaksın, hem gönlünü alacaksın.. Bu arada yayın temposunu ayarlayacaksın! Yapacaksın da yapacaksın..
O yüzden ehliyetli konuk olmak- eğer seçeceğiniz bir dal ise, buyurun kapıyı kapatıp, yan tarafa geçelim, anlatacaklarım var.
Televizyon programları için her durumda aranan ve istenen olmayı istemek?
Yetmez!.
Size bir de reytingi lazım. Sonra programlardan, program beğenin.
Aşağıdaki liste konuk olduğunuzda yapmanız ve yapmamanız gerekenler. Gerisi size kalmış.
Son not olarak; eğer benim konuğum olacaksanız lavanta kolonyasını daha çok severim, haberiniz olsun.
*Yapmayın
-Yayın öncesi sunucuyu ilgiye muhtaç çocuk gibi oyalamayın. Sonuçta niye çağırıldığını biliyorsunuz. Bilmiyorsanız zaten orada ne işiniz var?
-Yayın öncesi ‘ben onunla çıkmam’ kaprislerinden olabildiğince kaçının çünkü; sunucunun gözünde imajınız başlamadan bitiyor. Ters teper.
-Yayında alçak sesle ve yavaş konuşmayın çünkü; aynı zamanda yayının gidişatından sorumlu olan sunucuya bir de sizin üzerinizdeki ölü toprağını silkeleme işini yüklemeyin.
-Sunucunun sorduğu sorulara tepki vermeyin, istiyorsanız zekice geçiştirin.
-Sunucuya odaklanmayın konu daha önemli!
-Uzun uzun sıkıcı anlatımlara düşmeyin. Net ortadan dalın gitsin.
-Sunucuya yayında ‘hanım efendi, bayan’ demeyin. Adı var!
-Klasik kalıpları kullanmayın.. ‘Efendim şimdi mesele öyle değil’ gibi..
-Nefes almadan taramalı tüfeğe bağlamayın
-Rasim Ozan’la arkadaşlık etmeyin. Bağırıp, adamın asabını bozmayın!
-Yayın öncesi muhabbet olsun diye; ‘ne olacak bu medyanın hali’ geyiğine bağlamayın. Sunucunun her gelen konuğa aynı şeyleri anlatmaktan sıkılmış olabileceğini hatırlayın.
-Sunucu diğer konukla konuşurken havaya veya saatinize bakmayın. Bu davranışlarla hiç konuşamayabilirsiniz.
-İçinizdeki bütün cümleleri dışarıya bırakmaya gelmiş gibi davranmayın. Medeni olarak sırasıyla yarısını çıkartın, diğer yarısı süzgecinizde yani sizde kalsın.
-Sunucuyu etkilemeye çalışmayın, sizden önce bu konuyu kaç kez tartıştığını tahmin bile edemezsiniz. Samimi olun yeter, bundan doğal olarak etkilenir.
*Yapın
-Konuya göre spontan ve neşeli olun. Gerektiğinde kafanızdaki metinleri atın gitsin.
-Kısa konuşun. Dinamik ve tempolu olun, isabetli kelimeler/cümleler seçin.
-Gülümseyin.
-sunucuya ismiyle hitap edin.
-Yayına gitmeden önce yayına çıkacağınız sunucuyu tanıyın. Program öncesi yaptığı işlerle ilgili bir şeyler söyleyin. Konuyla ilgili sizi hatırlamasını sağlarsınız.
-Neşeli olun.
-Sunucuya güven verin. Sizi gördüğünde- yayına doğru kişiyi çağırdığından emin olmalı.
-Nazik olun. Yayına çıkmaktan hevesli değil, keyif aldığınızı hissettirin. Aynı zamanda yoğun olduğunuzun da altını çizin.
Anlaşıldığı üzere; aranan konuk olmak- ince bir ipin ucunda yürümekten geçiyor. İleride daha fazlasını yayınlayacağıma emin olun. Bunları zaten yaptığını düşünenler için ise; lütfen kendinizi bir de siz izleyin.
-bu zihniyet..
-bir kısım medya..
-tsk’nın her yaptığı…
-Tanklar yürüyor..
-Ertuğrul Özkök nereye kadar?
-Darbeler iyi/kötü
-Darbe bina edilir…
-bütün dökümanlar suç..
-bunlar olmasaydı, 28 Şubat olmazdı
-Medya siyaset üçgeni
-Sivil kamuoyu..
-Silahlı Kuvvetler
-Genelkurmay bülteni..
-Sivil Hükümet
-Ankara’daki hava gerginleşti..
-Türban..
-Ortam ısıtma..
-Ortam dinleme..
-Ortam hazırlandı..
-10 yılda- 10 milyon
-Sincan’ın tankları..
-Sözde Ermeni soykırımı…
-Demokrat..
-Kürt açılımı..
-Bedelli Askerlik,
-Atanamayan öğretmenler,
-Candaş/yandaş medya
-…..
Taze 2012’de kendimize yeni kelimeler seçelim, yerine koyabileceklerimizi tartışalım ama aynı ses tonuyla tartışmayalım daha fazla.
Aynı ezberleri tekrarlayanları izlemeyelim. Bırakın tek başlarına konuşsunlar. Gündemin ilk sırası siz olun. Mesela ilk sorumuz; en çok neyi yapmak hoşuma gidiyor? olabilir. Sonra hangi film daha güzel? Dışarıda hava güzel, hadi hareket edelim! Sürüsüyle var bunlardan, hepsi de sizi ilgilendiriyor. Kapatın televizyonu gitsin. Sizin televizyonunuzda ne oynuyor, oraya doğru bakın… Sonra anlatın, paylaşın ben dinlemeye- okumaya hazırım.
Çok iyi bir yıl olsun..
***
‘Hayy bir konuk olaydın!’
İyi konuk olmanın yolları, nerden geçer?
‘Böyle soru mu olur canım? Konuğun iyisi- konusuna hakim olandır’.
Yok öyle değil!.
Artık konuğun iyisi mumla aranıyor. Ve iyi konuk olmak- Türkiye standartlarında haliyle bir nevi mesleğe dönüştü.
Yıllardır yazmak istemiştim ama televizyonda her gün programla yan yana gelmesini istemediğim bir yazı konusu olabileceğinden, ertelemiştim. İkinci Kısmet 2012'yeymiş.
**
Çok zor iştir konuk ağırlamak. Her yönden. Evinde ağırlasan, hatta tüm yemekleri bile sen yapsan daha iyi. İş televizyona gelince, insanlar garip bir şekilde değişebiliyor. Dışarıda gördüğün adam 3-2-1- yayın deyince, aaa o adamın içinden yürüdü!.
Başka biri kalıyor, geriye stüdyoda. Kalan adama/kadına haliyle, hem iyi soru soracaksın, hem konuşturacaksın, hem gönlünü alacaksın.. Bu arada yayın temposunu ayarlayacaksın! Yapacaksın da yapacaksın..
O yüzden ehliyetli konuk olmak- eğer seçeceğiniz bir dal ise, buyurun kapıyı kapatıp, yan tarafa geçelim, anlatacaklarım var.
Televizyon programları için her durumda aranan ve istenen olmayı istemek?
Yetmez!.
Size bir de reytingi lazım. Sonra programlardan, program beğenin.
Aşağıdaki liste konuk olduğunuzda yapmanız ve yapmamanız gerekenler. Gerisi size kalmış.
Son not olarak; eğer benim konuğum olacaksanız lavanta kolonyasını daha çok severim, haberiniz olsun.
*Yapmayın
-Yayın öncesi sunucuyu ilgiye muhtaç çocuk gibi oyalamayın. Sonuçta niye çağırıldığını biliyorsunuz. Bilmiyorsanız zaten orada ne işiniz var?
-Yayın öncesi ‘ben onunla çıkmam’ kaprislerinden olabildiğince kaçının çünkü; sunucunun gözünde imajınız başlamadan bitiyor. Ters teper.
-Yayında alçak sesle ve yavaş konuşmayın çünkü; aynı zamanda yayının gidişatından sorumlu olan sunucuya bir de sizin üzerinizdeki ölü toprağını silkeleme işini yüklemeyin.
-Sunucunun sorduğu sorulara tepki vermeyin, istiyorsanız zekice geçiştirin.
-Sunucuya odaklanmayın konu daha önemli!
-Uzun uzun sıkıcı anlatımlara düşmeyin. Net ortadan dalın gitsin.
-Sunucuya yayında ‘hanım efendi, bayan’ demeyin. Adı var!
-Klasik kalıpları kullanmayın.. ‘Efendim şimdi mesele öyle değil’ gibi..
-Nefes almadan taramalı tüfeğe bağlamayın
-Rasim Ozan’la arkadaşlık etmeyin. Bağırıp, adamın asabını bozmayın!
-Yayın öncesi muhabbet olsun diye; ‘ne olacak bu medyanın hali’ geyiğine bağlamayın. Sunucunun her gelen konuğa aynı şeyleri anlatmaktan sıkılmış olabileceğini hatırlayın.
-Sunucu diğer konukla konuşurken havaya veya saatinize bakmayın. Bu davranışlarla hiç konuşamayabilirsiniz.
-İçinizdeki bütün cümleleri dışarıya bırakmaya gelmiş gibi davranmayın. Medeni olarak sırasıyla yarısını çıkartın, diğer yarısı süzgecinizde yani sizde kalsın.
-Sunucuyu etkilemeye çalışmayın, sizden önce bu konuyu kaç kez tartıştığını tahmin bile edemezsiniz. Samimi olun yeter, bundan doğal olarak etkilenir.
*Yapın
-Konuya göre spontan ve neşeli olun. Gerektiğinde kafanızdaki metinleri atın gitsin.
-Kısa konuşun. Dinamik ve tempolu olun, isabetli kelimeler/cümleler seçin.
-Gülümseyin.
-sunucuya ismiyle hitap edin.
-Yayına gitmeden önce yayına çıkacağınız sunucuyu tanıyın. Program öncesi yaptığı işlerle ilgili bir şeyler söyleyin. Konuyla ilgili sizi hatırlamasını sağlarsınız.
-Neşeli olun.
-Sunucuya güven verin. Sizi gördüğünde- yayına doğru kişiyi çağırdığından emin olmalı.
-Nazik olun. Yayına çıkmaktan hevesli değil, keyif aldığınızı hissettirin. Aynı zamanda yoğun olduğunuzun da altını çizin.
Anlaşıldığı üzere; aranan konuk olmak- ince bir ipin ucunda yürümekten geçiyor. İleride daha fazlasını yayınlayacağıma emin olun. Bunları zaten yaptığını düşünenler için ise; lütfen kendinizi bir de siz izleyin.
27 Aralık 2011 Salı
‘KADIN ELİ’
Olmadığı yerde- savaştan katliama her türlü fenalık vardır.
Örneği var.
Aylar öncesinde; Sırrı Süreyya’nın internette izlettiği görüntüleri hala unutamamış olmam can sıkıcı. Öyle gizli görüntüler değil. Youtube’da arayınca çıkanlardan. Maraş Katliamı’na ilişkin bir belgeseldi.
Bir anda aşağı mahalleden/yukarı mahalleden (bana sorarsanız cehennemin dibinden) gelen ‘insanlar’ (insan olduklarına emin değilim) evlerin içlerine dalıp- Alevi ailelerin erkeklerini, kadınlarını hatta bebeklerini kimi bulurlarsa öldürüyorlardı.
Kenan Evren; bir bebeği bile Alevi doğduğu için bacaklarından ayıranların olduğunu anlatıyordu, belgeselde. Akıllı almaz görüntülerdi. Ortaçağ hortlamıştı sanki insanların içinden.
Sonra Alevi olmayanların yaptığı insanlıklara da yer verilmiş. Kadının biri kocasını devirerek kapıdan çıkıyor ve mahallede tanıdığı birkaç genç kızı evine alıp saklıyordu.
Evde o günü yaşayan genç kızlar anlatmış. Kadın, kocasının tüm itirazlarını susturup, kızları dışarıda kurda kuşa yem etmemiş. Bana dokunmayan dememiş.. İki can daha kurtarabilirsem ne mutlu bana diye yaptığının arkasında durmuş. Olayı başlatanlar, kapısını çaldığında ise hepsini kovalayıp, içeriye aldığı kızları saklamış.
O gün bunu yaşayan kadınlardan birinin kucağında çocuğu vardı anlatırken; bugün nefes alıyor olmasını- omzundan onu içeriye çeken bir ‘kadın eli’ olduğunu gözyaşları içinde sanki yeniden yaşıyordu.
Omzundan çekip onu hayata yapıştıran eli- senelerce öptüğünü anlatıyordu.
Katliamın her türlüsünün kuş bakışı analiz edilmesine oldum olası alışamadım. O anları yaşayan insanları dinledim hep. Katliamın hayatlarını nasıl kırıp- büktüğünü anlamaya çalıştım. Tek başına bir katliam ismini tartışmak, meselenin yanından bile geçmemiş olmak benim için.
Diğer yandan; her halükarda katliamları konuşarak, deşerek- Türkiye’nin hayat damarlarından birini açtığını da düşünüyorum. Keşke daha erken konuşabilmeye başlasaydık, üstünü örtmeseydik.
Ama önemli bir şey daha var.
Ne kadar katliamları konuşursak konuşalım- beynimize- ‘kadın eli’ denen vicdanı koyamadığımız sürece, katliamları kendimize tekrar tekrar yaşatmaktan ileri gidemeyiz. Bu- bizi bir süre sonra öteki uca iter.
Boş tartışmalar yaşamadan- ‘kadın eli’ni anlamak lazım. Avucunun tam ortasında merhameti taşır- o el, mahremiyeti saklar. Aynı yerde şefkati büyütür. Zalimliği uzaklaştırır, cehalete çalım atar. Yoksulluğu yaklaştırmaz. Erkeğinin elini tuttuğunda içine merhameti koyar.
‘Kadın eli’ olduğu yerde katliam da olmaz.
YİĞİT’İN VADİSİ
Hayatımda gördüğüm en absürt başlıklardan birini izliyorum. Yine komplo teorileri, yine acayip acayip senaryolar ve yine karşınızda Yiğit Bulut. Olağanüstü başlığı ise ‘Türkiye “özünü” arıyor’.
Kurtlar Vadisi’nde açılan önemli bir boşluğun yerini- haberi olsa hemen doldurabilecek kadar ‘komplemanai’ içeriyor bünyesi. Fakat başbakanın dışında; başbakana yakın isimler dahil- başka çevrelerin de rahatlıkla öfkesini üzerine çekmesi ise acayip bir başarı.
Yani yarın- öteki gün başbakan; ‘yok kardeşim ben yapmıyorum- tamam bu kadar, emekliyim’ falan dese Yiğit ne yapar acaba diye düşünürken; buldum!
Başrollerinde kendisinin oynayacağı ‘Son Osmanlı’nın Yiğit Vadisi’….
BAŞBAKAN İNSAN DEĞİL Mİ?
‘İkinci Erdoğan dönemi’ni yazdığımdan beri beğenenlerin yanında ‘amma övmüşsün Erdoğan’ı tepkileri de alıyorum.
Yeterince açık olamadım herhalde; ‘İnsan Erdoğan’ı anlattım, elimden geldiği kadar, demek ihtiyacı hissettim.
Kendi kriterlerime göre- her insanın, sadece insan olduğu için bile övülmeyi hak ettiğine inanıyorum. Varlığına saygı duyuyorum. Fikirlerine katılıp katılmamam yaşadıklarını görmemem için beni körleştirmiyor.
Erdoğan’ın büyük bir dönüşüm yaşadığını görmemek için O’na bakan gözlerin kör olması ya da şartlanmışlıklarla giyinmiş olmak gerekir.
Aslında dikkatli okuyanlar iyi yakalamışlar. Erdoğan’ın neden ikinci dönemine girdiği gözlemlerimi.
Biraz daha açıyım; Benim için; Başbakan’ın miladı- seçimleri falan değildi. Annesini kaybeden Erdoğan’ın, kendine ayrı bir milat açmak zorunda kaldığını ve bu miladın önemli ve olumlu olduğunu anlatmaktı.
Örneği var.
Aylar öncesinde; Sırrı Süreyya’nın internette izlettiği görüntüleri hala unutamamış olmam can sıkıcı. Öyle gizli görüntüler değil. Youtube’da arayınca çıkanlardan. Maraş Katliamı’na ilişkin bir belgeseldi.
Bir anda aşağı mahalleden/yukarı mahalleden (bana sorarsanız cehennemin dibinden) gelen ‘insanlar’ (insan olduklarına emin değilim) evlerin içlerine dalıp- Alevi ailelerin erkeklerini, kadınlarını hatta bebeklerini kimi bulurlarsa öldürüyorlardı.
Kenan Evren; bir bebeği bile Alevi doğduğu için bacaklarından ayıranların olduğunu anlatıyordu, belgeselde. Akıllı almaz görüntülerdi. Ortaçağ hortlamıştı sanki insanların içinden.
Sonra Alevi olmayanların yaptığı insanlıklara da yer verilmiş. Kadının biri kocasını devirerek kapıdan çıkıyor ve mahallede tanıdığı birkaç genç kızı evine alıp saklıyordu.
Evde o günü yaşayan genç kızlar anlatmış. Kadın, kocasının tüm itirazlarını susturup, kızları dışarıda kurda kuşa yem etmemiş. Bana dokunmayan dememiş.. İki can daha kurtarabilirsem ne mutlu bana diye yaptığının arkasında durmuş. Olayı başlatanlar, kapısını çaldığında ise hepsini kovalayıp, içeriye aldığı kızları saklamış.
O gün bunu yaşayan kadınlardan birinin kucağında çocuğu vardı anlatırken; bugün nefes alıyor olmasını- omzundan onu içeriye çeken bir ‘kadın eli’ olduğunu gözyaşları içinde sanki yeniden yaşıyordu.
Omzundan çekip onu hayata yapıştıran eli- senelerce öptüğünü anlatıyordu.
Katliamın her türlüsünün kuş bakışı analiz edilmesine oldum olası alışamadım. O anları yaşayan insanları dinledim hep. Katliamın hayatlarını nasıl kırıp- büktüğünü anlamaya çalıştım. Tek başına bir katliam ismini tartışmak, meselenin yanından bile geçmemiş olmak benim için.
Diğer yandan; her halükarda katliamları konuşarak, deşerek- Türkiye’nin hayat damarlarından birini açtığını da düşünüyorum. Keşke daha erken konuşabilmeye başlasaydık, üstünü örtmeseydik.
Ama önemli bir şey daha var.
Ne kadar katliamları konuşursak konuşalım- beynimize- ‘kadın eli’ denen vicdanı koyamadığımız sürece, katliamları kendimize tekrar tekrar yaşatmaktan ileri gidemeyiz. Bu- bizi bir süre sonra öteki uca iter.
Boş tartışmalar yaşamadan- ‘kadın eli’ni anlamak lazım. Avucunun tam ortasında merhameti taşır- o el, mahremiyeti saklar. Aynı yerde şefkati büyütür. Zalimliği uzaklaştırır, cehalete çalım atar. Yoksulluğu yaklaştırmaz. Erkeğinin elini tuttuğunda içine merhameti koyar.
‘Kadın eli’ olduğu yerde katliam da olmaz.
YİĞİT’İN VADİSİ
Hayatımda gördüğüm en absürt başlıklardan birini izliyorum. Yine komplo teorileri, yine acayip acayip senaryolar ve yine karşınızda Yiğit Bulut. Olağanüstü başlığı ise ‘Türkiye “özünü” arıyor’.
Kurtlar Vadisi’nde açılan önemli bir boşluğun yerini- haberi olsa hemen doldurabilecek kadar ‘komplemanai’ içeriyor bünyesi. Fakat başbakanın dışında; başbakana yakın isimler dahil- başka çevrelerin de rahatlıkla öfkesini üzerine çekmesi ise acayip bir başarı.
Yani yarın- öteki gün başbakan; ‘yok kardeşim ben yapmıyorum- tamam bu kadar, emekliyim’ falan dese Yiğit ne yapar acaba diye düşünürken; buldum!
Başrollerinde kendisinin oynayacağı ‘Son Osmanlı’nın Yiğit Vadisi’….
BAŞBAKAN İNSAN DEĞİL Mİ?
‘İkinci Erdoğan dönemi’ni yazdığımdan beri beğenenlerin yanında ‘amma övmüşsün Erdoğan’ı tepkileri de alıyorum.
Yeterince açık olamadım herhalde; ‘İnsan Erdoğan’ı anlattım, elimden geldiği kadar, demek ihtiyacı hissettim.
Kendi kriterlerime göre- her insanın, sadece insan olduğu için bile övülmeyi hak ettiğine inanıyorum. Varlığına saygı duyuyorum. Fikirlerine katılıp katılmamam yaşadıklarını görmemem için beni körleştirmiyor.
Erdoğan’ın büyük bir dönüşüm yaşadığını görmemek için O’na bakan gözlerin kör olması ya da şartlanmışlıklarla giyinmiş olmak gerekir.
Aslında dikkatli okuyanlar iyi yakalamışlar. Erdoğan’ın neden ikinci dönemine girdiği gözlemlerimi.
Biraz daha açıyım; Benim için; Başbakan’ın miladı- seçimleri falan değildi. Annesini kaybeden Erdoğan’ın, kendine ayrı bir milat açmak zorunda kaldığını ve bu miladın önemli ve olumlu olduğunu anlatmaktı.
23 Aralık 2011 Cuma
İKİNCİ ERDOĞAN DÖNEMİ
Bir erkeği hayata bağlayan sebepler arasına mutlaka bir kadın dokunur. İlla aşkı olmak zorunda değil. Annesi, kardeşi ya da belki de- hiç kan bağı olmadığı uzaktan uzağa gördüğü bir kadın.
Kimisi hayatı boyunca hiç konuşamamıştır ama çok sevmiştir. Başka bir şey vardır onda, diğerlerinde olmayan.
‘O kadın’ için yolunu değiştirir. Bütün yollar ‘o kadına’ çıkar gibi- gitse de yolda başka kapılar açılır. Ama sonunda ‘o kadın’ olacaktır. ‘Başka türlü çekilmez o kadar yol’ der.
Bir gün geriye dönüp aldığı mesafeye baktığında ise artık ‘o kadın’ olmaz.
Bir çok erkeğin gizli hikayesidir bu.
Bana Tayip Erdoğan’ı hatırlatıyor.
Annesini kaybettiği günden beri başbakandan çok öte kırılgan bir çocuk.. Bizim televizyonlarda gördüğümüz gözü yaşlı başbakandan çok daha fazla üzgün bir çocuğu var içinde, boynu bükük.
Annesiz kaldığını iliklerine kadar hissetmiş.
Ameliyata girmeden önce kararsız bir yüzü vardı Erdoğan’ın. Ameliyattan sonra ilk kez kameraların karşısına çıktığında annesinden ayrı düşmüş kalbi açık başka bir Erdoğan vardı televizyonda bu kez.
Tüm bunları bana yazdıran ise “Müslüman Toplumlarda Değişim ve Kadının Rolü Konferansı’nda yaptığı konuşma oldu.
Kalbindekileri ‘ayağının altını öpeceğim annemden mahrumum’ cümlesiyle içtenlikle anlattığı sözlerinde; kadınların medeniyetlerde değişimin kucaklanması için üstlendiği rolün büyüklüğüne vurgu yaptı. Fransa dahil bir çok meseleye değindi.
Diyebilirsiniz ki ne var bunda? Bunları daha önce de söylemişti!
Orada durun diyeceğim. Çünkü bunları daha önce evrensel normlar değerinde değil, basma kalıp haliyle söylemişti.
Bu kez annesiz kalan Erdoğan, kadının neleri dönüştürdüğünü bilen bir başbakan vardı.
Son konuşması ise enine boyuna ölçüp incelendiğinde her cümlesi, kodları evrensel mezuranın ölçüsüyle kesilip biçilmiş kadar özenliydi..
Futurist bakışıyla söyleyebilirim ki; Erdoğan, değişime damgasını vuracağı ikinci dönemine Aralık 2011 itibariyle girmiştir.
Muhalefetin henüz bu rüzgardan haberi yok. Aslında olması sürpriz olurdu.
Tarih Erdoğan’ı iki dönem olarak hatırlayacak. Annesinden önceki ve annesinden sonraki.
ANKARA HAVASI
Kesinlikle başka bir dokusu ya da moda olan tabiriyle aurası var, Ankara’nın. Başka türlü açıklamak mümkün değil. İstanbul’a geldiklerinde yerli yerinde konuşan siyasetçilere Ankara’ya gidince başka şeyler oluyor.
Özellikle CHP kanadında bu yönde çok fazla iz var.
CHP Ankara’da zor günler geçiriyor. Değişimi yakalamak bir yana gerilere düştüğü arka kapıları açmayı tercih ediyor.
Bir çok yabancı analistin dediği gibi; ‘Ankara havası kimilerine astım yapıyor’ olmalı.
Kimisi hayatı boyunca hiç konuşamamıştır ama çok sevmiştir. Başka bir şey vardır onda, diğerlerinde olmayan.
‘O kadın’ için yolunu değiştirir. Bütün yollar ‘o kadına’ çıkar gibi- gitse de yolda başka kapılar açılır. Ama sonunda ‘o kadın’ olacaktır. ‘Başka türlü çekilmez o kadar yol’ der.
Bir gün geriye dönüp aldığı mesafeye baktığında ise artık ‘o kadın’ olmaz.
Bir çok erkeğin gizli hikayesidir bu.
Bana Tayip Erdoğan’ı hatırlatıyor.
Annesini kaybettiği günden beri başbakandan çok öte kırılgan bir çocuk.. Bizim televizyonlarda gördüğümüz gözü yaşlı başbakandan çok daha fazla üzgün bir çocuğu var içinde, boynu bükük.
Annesiz kaldığını iliklerine kadar hissetmiş.
Ameliyata girmeden önce kararsız bir yüzü vardı Erdoğan’ın. Ameliyattan sonra ilk kez kameraların karşısına çıktığında annesinden ayrı düşmüş kalbi açık başka bir Erdoğan vardı televizyonda bu kez.
Tüm bunları bana yazdıran ise “Müslüman Toplumlarda Değişim ve Kadının Rolü Konferansı’nda yaptığı konuşma oldu.
Kalbindekileri ‘ayağının altını öpeceğim annemden mahrumum’ cümlesiyle içtenlikle anlattığı sözlerinde; kadınların medeniyetlerde değişimin kucaklanması için üstlendiği rolün büyüklüğüne vurgu yaptı. Fransa dahil bir çok meseleye değindi.
Diyebilirsiniz ki ne var bunda? Bunları daha önce de söylemişti!
Orada durun diyeceğim. Çünkü bunları daha önce evrensel normlar değerinde değil, basma kalıp haliyle söylemişti.
Bu kez annesiz kalan Erdoğan, kadının neleri dönüştürdüğünü bilen bir başbakan vardı.
Son konuşması ise enine boyuna ölçüp incelendiğinde her cümlesi, kodları evrensel mezuranın ölçüsüyle kesilip biçilmiş kadar özenliydi..
Futurist bakışıyla söyleyebilirim ki; Erdoğan, değişime damgasını vuracağı ikinci dönemine Aralık 2011 itibariyle girmiştir.
Muhalefetin henüz bu rüzgardan haberi yok. Aslında olması sürpriz olurdu.
Tarih Erdoğan’ı iki dönem olarak hatırlayacak. Annesinden önceki ve annesinden sonraki.
ANKARA HAVASI
Kesinlikle başka bir dokusu ya da moda olan tabiriyle aurası var, Ankara’nın. Başka türlü açıklamak mümkün değil. İstanbul’a geldiklerinde yerli yerinde konuşan siyasetçilere Ankara’ya gidince başka şeyler oluyor.
Özellikle CHP kanadında bu yönde çok fazla iz var.
CHP Ankara’da zor günler geçiriyor. Değişimi yakalamak bir yana gerilere düştüğü arka kapıları açmayı tercih ediyor.
Bir çok yabancı analistin dediği gibi; ‘Ankara havası kimilerine astım yapıyor’ olmalı.
10 Aralık 2011 Cumartesi
LA FURTUNA 10
“Kaçabilen canını kurtatır”
Akşam İsmet, soluğu Sami’nin meyhanesinde aldı. Hayatının sorusuyla yumruk yemiş kadar ağır hissediyordu bedenini. Sami daha kapıda görür görmez anladı İsmet’in halini, hiç sormadan bardağını, mezesini masasına koydu. Birkaç müşterinin daha rakısını doldurduktan sonra İsmet’in masasına oturdu. ’’yüzün kararmış be paşam’’..
İsmet kafasını güçlükle kaldırıp cevap vermek istedi ama zorlandı. Göbeğinden masaya sıkışan Sami, sandalyesini biraz daha geriye itti ; “bu sefer ne oldu?”
İsmet rakısından bir yudum içti etrafa baktı; “bitmiyor Sami, bitmiyor. Benim çilem bu, bitmiyor. Öz oğlum ama onların kopyası sanki. Benden tek parça almamış. Dedesi gibi konuşuyor, anası gibi düşünüyor, ikisi gibi evde. Sanki gidenler Ensar’da yaşıyor. Hepsi bana kendimden vazgeçtiğim zavallılığımı hatırlatıyor. Öldüler ama ölmediler. Ölen yok! Bugün kalkmış ‘hayatımız kaç kilo eder’ sorusuyla dolaşıyordu çarşıda. Neymiş.. insanın duyguları kiloya denk gelse daha kolay olmaz mıymış. Bu soruya ne cevap verilir Sami!..
Kapıdan giren başka bir müşteriye kafasıyla selam veren Sami; ’’Sen bu soruya cevap veremediğin için mi bozuluyorsun paşam?”
-Senin verecek cevabın var mı peki?
-Elbet var paşam… Benim çocuğum yok bilirsin. Biz Kırklareli’nden canımızı kurtararak geldik hanımla. Toprağımızı satacak vaktimiz bile olmadı. Ah o Cevat Rıfat dedikleri mendeburu bir elime geçirsem! Şişirdikçe şişirdi milleti!
-Sami ben ne diyorum, sen hala Cevat Rıfat’dan bahsediyorsun.
-Nasıl bahsetmeyim. Karım kahrından öldü. Trakya Olayları dediler, üstünü örttüler. Toprağımı, zararımı bile ödemedi devlet. Şimdi küçücük meyhanede tek başına kaldım. Her şey bir yana, karımı çok özlerim. Senin oğlan güzel sormuş! Hatta şu Cevat bu meyhaneye yanlışlıkla da olsa bir gelse bak gör yapacağımı!
-Sorunun cevabı mı bu?
-Sorunun cevabı; benim hayatım 1 kilo bile etmez paşam!
-O nasıl oluyor Sami?
-Ben ölünce meyhane kapanır mı?
-Kapanır herhalde.
-Arkamdan içki bulamayan sarhoşlar ağlarsa, onların göz yaşları da- herhalde 1 kilo çeker. Anca o kadar ederim.
Sami de şaşırmıştı söylediklerine. 1934 yazında kaçarak geldiği İstanbul’da, hiç sorgulamamıştı ne kadar ettiğini.
Kominin işaretiyle mutfağa kontrol etmeye giderken, İsmet’in göğsü sıkıştı. Sümbül’ün öldüğü geceden beri içi sessizdi, kıpırtı yoktu. Yüreği karısını özlemiyordu ama onun öldüğü gece ve ertesi gün kendini uzun uzun sorgulamıştı, konuşmak istemişti Şeyh Rüstem’le ama yapamamıştı.
O günden sonra kapandığı sessizliğini Ensar’ın sorusu bozmuştu sanki bugün. Artık- o sessizlik büyüsünden eser yoktu.
Masada tek başına kaldığında omuzlarına başka bir ağırlık çöktü. Kendi kendine içinden konuşmaya başladı. ‘15’inde anasından-babasından kopan korkak Ari, yapamadın arkadaşlarınla gidemedin. Onlar dağın ötesine giderken sen saklandın. Sonra şeyhin yanında buldun kendini. Oldun İsmet Ensarioğlu. İstanbul’dan vazgeçemedim, kendimden geçtim. Ne adım kaldı, ne dinim. Sözde doğru yolu buldum… İçmediğim gece mi var? Hangi yol? Ben hiçbir yola gidemedim. En acısı; hasta olduğum gecelerde içki içemiyorum.
O gecelerde aynaya baktığımda 15 yaşındaki çocuk görünüyor gözüme. Piçin sorusu hiç değişmedi! Hep aynı. ‘beni neden bıraktın?, neden vazgeçtin benden?
Hala 15’indeyim ben, hala buradayım’ diyor. İçim yanıyor içim!!!. İçimdeki piçi çıkaramadım! İçim yanıyor içim!!!
***
Sümbül hayattayken böyle gecelerde eve gider karısını uyutmazdı.
Şeyh’den korkusuna huysuzluk çıkaramazdı evde. Yollarda bağıra bağıra giderdi eve. Sonra karısının odasına girdiğinde önce etrafında dolanır uyumuş mu diye iyice kontrol ederdi.
Yatağın altına sakladığı şişeyi çıkarır biraz daha içerdi. Sümbül’ün şansı varsa böyle sızardı olduğu yere.
Sümbül kocasının eve içkili geldiği gecelerde ayık olmaya katlanamazdı. İsmet küfür eder, döverdi karısını. Sümbül kocasıyla içmeye alışmıştı- öyle gecelerde en azından zevk alıyordu ama kocasının dut gibi geldiği gecelerden nefret ediyordu. Beraber kadehleri tokuştururken yumuşattığı adam, dışarıdan içkili gelince nefretini de dışarı salıyordu. İninden kaçan hayvan gibi dönüyordu eve.
Sümbül, kocasının dönüş saati gecikince meyhaneye gittiğini anlar, Ensar’ı başım ağrıyor bahanesiyle dedesiyle yatırırdı. Odasına girdiği gibi de içmeye başlardı. İsmet geldiğinde tek başına kalmak istemiyordu, kendisi de içmişse kocasının altına girmeyi beceriyordu. Bedeni yumuşacık olurdu, sözleri cilveli dökülürdü dilinden. Omuzlarının üstünden konuşur, göğüslerini dikleştirirdi İsmet’e bakarken- İsmet onu böyle görür görmez tepesine binerdi. Okşamaya gerek bile duymadan soyardı karasını. Kafasındaki tülbente takardı geldiğinde; başındaki örtüyü çekerdi ilk. Kollarını çizerdi, bacaklarını ısırır tırnaklarını kadının bütün vücuduna geçirirdi. Bazen saçlarına öyle asılırdı ki kopartacak kadar eline dolardı saç tellerini.
Mücadele ederdi Sümbül’ün bedeniyle. Bütün hıncını, nefretini karısının bedeninden alırdı.
Ama karısının içine girince garip bir şey olurdu. Az önce kıyametleri koparan, karısını oradan oraya dolayan adam kaybolurdu. Ruhu ısınırdı karısında. En çok da bundan nefret ediyordu. Biliyordu birazdan sakinleşecekti ve en kötüsü de ihtiyacı vardı.
Karısının içinde uyuşuruyordu. Dili damağına yapışıyor, bütün bağları çözülüyordu. İsmet’i en çok bu duygu yıkıyordu. Muhtaçtı Sümbül’e.. Özgürlüğünü ona teslim etmiş gibi hissediyordu.
Hıncının en büyüğü ise Sümbül’ün kocasına uymadığı gecelere denk gelirdi. Karısı o gecelerde karşısında korkudan kas katı kesilir, titrerdi. İsmet önce baş örtüsünü çıkarır, saçlarından doladığı gibi odanın öbür ucuna atardı karısını. Yüzüne defalarca vururdu. Karısı ağlasa da, dur dese de vururdu. Yere düşse tekmeyle vururdu. Çırılçıplak soyardı, içmediği için dokunmazdı. Sümbül’ün içmeyen bakışları onun nefretini daha da arttırırdı. Suçlayıcı, alaycı bakışlardı onlar. İsmet’in yetersizliğini, zayıflığını ortaya koyuyordu. Nefret ediyordu öyle zamanlarda karısının gözlerinden. Böyle geceler çok zor sakinleşirdi, İsmet… Karısının gözlerine baş örtüsünü bağlayıp, çırılçıplak soyduktan sonra beraber olurdu. Baş örtüsünü Sümbül’ün gözlerinde özellikle muhafaza eder, döve döve yine yapacağını yapardı. Gözlerini görmek istemediği tecavüzlerde sabah olmak bilmezdi Sümbül’e.. İsmet sızdığında vücuduna pansuman yapar, yaralarını kapardı.
Sümbül, babasına hiç bir şey belli etmemişti. Şeyh bazen; ‘içerden sesler geliyor’ imasında bulanacak olsa- ya kendi kabus gördüğünü söylerdi ya da İsmet’in kabus gördüğünü söyleyip konuyu geçiştirirdi.
Kanatları açılmadan kapalı kalmıştı Sümbül’ün… Öldüğü geceye kadar İsmet’in ve şeyh babasının kanatları altında sıkıştı. Oğluna açacak tek kanadı yoktu. Kanadının altına gizledi götürdüklerini.
İsmet bugün dükkanda anlamıştı. Sümbül’ün kanadını Ensar kaldırmıştı.
Aynı soru vardı. ‘Ya öğrenirse?’.. endişesini atamıyordu içinden.
**devam edecek**
Akşam İsmet, soluğu Sami’nin meyhanesinde aldı. Hayatının sorusuyla yumruk yemiş kadar ağır hissediyordu bedenini. Sami daha kapıda görür görmez anladı İsmet’in halini, hiç sormadan bardağını, mezesini masasına koydu. Birkaç müşterinin daha rakısını doldurduktan sonra İsmet’in masasına oturdu. ’’yüzün kararmış be paşam’’..
İsmet kafasını güçlükle kaldırıp cevap vermek istedi ama zorlandı. Göbeğinden masaya sıkışan Sami, sandalyesini biraz daha geriye itti ; “bu sefer ne oldu?”
İsmet rakısından bir yudum içti etrafa baktı; “bitmiyor Sami, bitmiyor. Benim çilem bu, bitmiyor. Öz oğlum ama onların kopyası sanki. Benden tek parça almamış. Dedesi gibi konuşuyor, anası gibi düşünüyor, ikisi gibi evde. Sanki gidenler Ensar’da yaşıyor. Hepsi bana kendimden vazgeçtiğim zavallılığımı hatırlatıyor. Öldüler ama ölmediler. Ölen yok! Bugün kalkmış ‘hayatımız kaç kilo eder’ sorusuyla dolaşıyordu çarşıda. Neymiş.. insanın duyguları kiloya denk gelse daha kolay olmaz mıymış. Bu soruya ne cevap verilir Sami!..
Kapıdan giren başka bir müşteriye kafasıyla selam veren Sami; ’’Sen bu soruya cevap veremediğin için mi bozuluyorsun paşam?”
-Senin verecek cevabın var mı peki?
-Elbet var paşam… Benim çocuğum yok bilirsin. Biz Kırklareli’nden canımızı kurtararak geldik hanımla. Toprağımızı satacak vaktimiz bile olmadı. Ah o Cevat Rıfat dedikleri mendeburu bir elime geçirsem! Şişirdikçe şişirdi milleti!
-Sami ben ne diyorum, sen hala Cevat Rıfat’dan bahsediyorsun.
-Nasıl bahsetmeyim. Karım kahrından öldü. Trakya Olayları dediler, üstünü örttüler. Toprağımı, zararımı bile ödemedi devlet. Şimdi küçücük meyhanede tek başına kaldım. Her şey bir yana, karımı çok özlerim. Senin oğlan güzel sormuş! Hatta şu Cevat bu meyhaneye yanlışlıkla da olsa bir gelse bak gör yapacağımı!
-Sorunun cevabı mı bu?
-Sorunun cevabı; benim hayatım 1 kilo bile etmez paşam!
-O nasıl oluyor Sami?
-Ben ölünce meyhane kapanır mı?
-Kapanır herhalde.
-Arkamdan içki bulamayan sarhoşlar ağlarsa, onların göz yaşları da- herhalde 1 kilo çeker. Anca o kadar ederim.
Sami de şaşırmıştı söylediklerine. 1934 yazında kaçarak geldiği İstanbul’da, hiç sorgulamamıştı ne kadar ettiğini.
Kominin işaretiyle mutfağa kontrol etmeye giderken, İsmet’in göğsü sıkıştı. Sümbül’ün öldüğü geceden beri içi sessizdi, kıpırtı yoktu. Yüreği karısını özlemiyordu ama onun öldüğü gece ve ertesi gün kendini uzun uzun sorgulamıştı, konuşmak istemişti Şeyh Rüstem’le ama yapamamıştı.
O günden sonra kapandığı sessizliğini Ensar’ın sorusu bozmuştu sanki bugün. Artık- o sessizlik büyüsünden eser yoktu.
Masada tek başına kaldığında omuzlarına başka bir ağırlık çöktü. Kendi kendine içinden konuşmaya başladı. ‘15’inde anasından-babasından kopan korkak Ari, yapamadın arkadaşlarınla gidemedin. Onlar dağın ötesine giderken sen saklandın. Sonra şeyhin yanında buldun kendini. Oldun İsmet Ensarioğlu. İstanbul’dan vazgeçemedim, kendimden geçtim. Ne adım kaldı, ne dinim. Sözde doğru yolu buldum… İçmediğim gece mi var? Hangi yol? Ben hiçbir yola gidemedim. En acısı; hasta olduğum gecelerde içki içemiyorum.
O gecelerde aynaya baktığımda 15 yaşındaki çocuk görünüyor gözüme. Piçin sorusu hiç değişmedi! Hep aynı. ‘beni neden bıraktın?, neden vazgeçtin benden?
Hala 15’indeyim ben, hala buradayım’ diyor. İçim yanıyor içim!!!. İçimdeki piçi çıkaramadım! İçim yanıyor içim!!!
***
Sümbül hayattayken böyle gecelerde eve gider karısını uyutmazdı.
Şeyh’den korkusuna huysuzluk çıkaramazdı evde. Yollarda bağıra bağıra giderdi eve. Sonra karısının odasına girdiğinde önce etrafında dolanır uyumuş mu diye iyice kontrol ederdi.
Yatağın altına sakladığı şişeyi çıkarır biraz daha içerdi. Sümbül’ün şansı varsa böyle sızardı olduğu yere.
Sümbül kocasının eve içkili geldiği gecelerde ayık olmaya katlanamazdı. İsmet küfür eder, döverdi karısını. Sümbül kocasıyla içmeye alışmıştı- öyle gecelerde en azından zevk alıyordu ama kocasının dut gibi geldiği gecelerden nefret ediyordu. Beraber kadehleri tokuştururken yumuşattığı adam, dışarıdan içkili gelince nefretini de dışarı salıyordu. İninden kaçan hayvan gibi dönüyordu eve.
Sümbül, kocasının dönüş saati gecikince meyhaneye gittiğini anlar, Ensar’ı başım ağrıyor bahanesiyle dedesiyle yatırırdı. Odasına girdiği gibi de içmeye başlardı. İsmet geldiğinde tek başına kalmak istemiyordu, kendisi de içmişse kocasının altına girmeyi beceriyordu. Bedeni yumuşacık olurdu, sözleri cilveli dökülürdü dilinden. Omuzlarının üstünden konuşur, göğüslerini dikleştirirdi İsmet’e bakarken- İsmet onu böyle görür görmez tepesine binerdi. Okşamaya gerek bile duymadan soyardı karasını. Kafasındaki tülbente takardı geldiğinde; başındaki örtüyü çekerdi ilk. Kollarını çizerdi, bacaklarını ısırır tırnaklarını kadının bütün vücuduna geçirirdi. Bazen saçlarına öyle asılırdı ki kopartacak kadar eline dolardı saç tellerini.
Mücadele ederdi Sümbül’ün bedeniyle. Bütün hıncını, nefretini karısının bedeninden alırdı.
Ama karısının içine girince garip bir şey olurdu. Az önce kıyametleri koparan, karısını oradan oraya dolayan adam kaybolurdu. Ruhu ısınırdı karısında. En çok da bundan nefret ediyordu. Biliyordu birazdan sakinleşecekti ve en kötüsü de ihtiyacı vardı.
Karısının içinde uyuşuruyordu. Dili damağına yapışıyor, bütün bağları çözülüyordu. İsmet’i en çok bu duygu yıkıyordu. Muhtaçtı Sümbül’e.. Özgürlüğünü ona teslim etmiş gibi hissediyordu.
Hıncının en büyüğü ise Sümbül’ün kocasına uymadığı gecelere denk gelirdi. Karısı o gecelerde karşısında korkudan kas katı kesilir, titrerdi. İsmet önce baş örtüsünü çıkarır, saçlarından doladığı gibi odanın öbür ucuna atardı karısını. Yüzüne defalarca vururdu. Karısı ağlasa da, dur dese de vururdu. Yere düşse tekmeyle vururdu. Çırılçıplak soyardı, içmediği için dokunmazdı. Sümbül’ün içmeyen bakışları onun nefretini daha da arttırırdı. Suçlayıcı, alaycı bakışlardı onlar. İsmet’in yetersizliğini, zayıflığını ortaya koyuyordu. Nefret ediyordu öyle zamanlarda karısının gözlerinden. Böyle geceler çok zor sakinleşirdi, İsmet… Karısının gözlerine baş örtüsünü bağlayıp, çırılçıplak soyduktan sonra beraber olurdu. Baş örtüsünü Sümbül’ün gözlerinde özellikle muhafaza eder, döve döve yine yapacağını yapardı. Gözlerini görmek istemediği tecavüzlerde sabah olmak bilmezdi Sümbül’e.. İsmet sızdığında vücuduna pansuman yapar, yaralarını kapardı.
Sümbül, babasına hiç bir şey belli etmemişti. Şeyh bazen; ‘içerden sesler geliyor’ imasında bulanacak olsa- ya kendi kabus gördüğünü söylerdi ya da İsmet’in kabus gördüğünü söyleyip konuyu geçiştirirdi.
Kanatları açılmadan kapalı kalmıştı Sümbül’ün… Öldüğü geceye kadar İsmet’in ve şeyh babasının kanatları altında sıkıştı. Oğluna açacak tek kanadı yoktu. Kanadının altına gizledi götürdüklerini.
İsmet bugün dükkanda anlamıştı. Sümbül’ün kanadını Ensar kaldırmıştı.
Aynı soru vardı. ‘Ya öğrenirse?’.. endişesini atamıyordu içinden.
**devam edecek**
24 Kasım 2011 Perşembe
Bir Metiner Hikayesi…
Kısa ve öz aslında- tanıtım tadında biraz… Çekilemeyen filmin her gün dönen aynı fragmanı gibi Mehmet Metiner’in hikayesi.
Senaryo istediği gibi gelmiyor bir türlü… Beklediğiyle- bulduğu arasındaki karanlık koridordan tüm hızla çıkmalı Mehmet abi…
***
Önce PKK komplosunda adının geçtiğini öğrendik. Üzüldük. Ama medyanın büyük kısmı Mehmet abinin beklediği gibi ayağa kalkmadı. Metiner; ‘Neden kimse bana geçmiş olsun demiyor’ diye epey dertlendi.
Yine istediği olmadı.
Sonra siyasete girdi. Tam işler istediği noktaya gelecekken bu sefer- bir ses kaseti çıkıverdi. Tam 10 yıl önceki konuşmasında- kendisinin de milletvekili olduğu partinin, genel başkanı hakkında konuşuyordu. Çok pozitif bir konuşma diyemedik. Ama geçmiş zaman dedik.
Sonra apar topar Metiner’i başbakanın olduğu yerlere götürdüler, gönül alınması için epey çabalandı.
Ama yine olmadı, bir şeyler eksik kaldı.
Son olarak; Dersim tartışmaları ortalığı karıştırdı. Metiner; Kılıçdaroğlu ailesi hakkında epey bilgi aktardı, Erdoğan’a. Bu sefer de twitter konuyu başka anladı.
Yine olmadı.
Bir restorana gitti. Birileri O’nu- ‘viski içiyor’ diye yazmış twittera. Bu kez O, sosyal medyayı bombaladı. Hak, hukuk- özgürlüklerden dem vurdu. İçmiyorum dedi.
Yine olmadı… Nedense her açıklaması- ya başka bir kapıyı araladı, ya da eksik bir parça bıraktı içimizde.
Mehmet Metiner’in kendini anlatmaktan öteye sosyal ve her türlü medya mesajlarından sonra aklıma şu soru düştü.
Niye bu kadar çabalamaya çalışıyor Mehmet abi, Bilen var mı?
***
Dersim’iz’ CHP
Aslında hepimiz Dersim’liyiz. Çoğu da ders almayan taraftan.
Başbakan çok önemli bir adım attı ve devlet adına bir özür diledi.
Yaraları sarmaz muhakkak ama içten bir özür dileyebilmek bizim tarihimizde karşılaşılmış bir şey değil.
Özürle hapşıran Ak Parti vesilesiyle bu kez CHP enfeksiyon kaptı.
Ama tartışmaların içinde önemli bir eksik var. Tarihi olayların, yine etrafına örülen tarihi gerekçelerle değerlendirilmesinden yanayım.
Kimse 10 yıl önceki hali gibi değil; yüzleşip kendini duygulardan özgürleştirmek yerine, daha büyük bir duygu düğümü atmak işimize yaramaz. Ülkeler de böyle. Yüzleşip, o günün dinamiklerini önüne koyup bunlardan özgürleşmek lazım. Tüm bu geçmişi kavga vesilesi olarak açmak bizim yaramızı daha da derinleştirir, iyileştirmez.
Tüm gerçekleri (Genelkurmay arşivleri dahil) önümüze koyalım ve gerçekten önce birbirimizi suçlamadan bakalım. Sonra gerekirse hep beraber özür dileyelim ama birbirimizin üstüne yıkmayalım.
Bunlar eminim her mantıklı insanın beyninden geçiyordur. Siyaset ne kadarına izin verir, bilmiyorum ama rağmenlere rağmen CHP’nin tarihi açıdan kendisini tekrar ettiğini açıklamalarıyla bir kez daha gördüm.
Ve bu resim bana; Kemal Kılıçdaroğlu döneminin öncelikle manen de olsa- dün bittiğini gösterdi.
Senaryo istediği gibi gelmiyor bir türlü… Beklediğiyle- bulduğu arasındaki karanlık koridordan tüm hızla çıkmalı Mehmet abi…
***
Önce PKK komplosunda adının geçtiğini öğrendik. Üzüldük. Ama medyanın büyük kısmı Mehmet abinin beklediği gibi ayağa kalkmadı. Metiner; ‘Neden kimse bana geçmiş olsun demiyor’ diye epey dertlendi.
Yine istediği olmadı.
Sonra siyasete girdi. Tam işler istediği noktaya gelecekken bu sefer- bir ses kaseti çıkıverdi. Tam 10 yıl önceki konuşmasında- kendisinin de milletvekili olduğu partinin, genel başkanı hakkında konuşuyordu. Çok pozitif bir konuşma diyemedik. Ama geçmiş zaman dedik.
Sonra apar topar Metiner’i başbakanın olduğu yerlere götürdüler, gönül alınması için epey çabalandı.
Ama yine olmadı, bir şeyler eksik kaldı.
Son olarak; Dersim tartışmaları ortalığı karıştırdı. Metiner; Kılıçdaroğlu ailesi hakkında epey bilgi aktardı, Erdoğan’a. Bu sefer de twitter konuyu başka anladı.
Yine olmadı.
Bir restorana gitti. Birileri O’nu- ‘viski içiyor’ diye yazmış twittera. Bu kez O, sosyal medyayı bombaladı. Hak, hukuk- özgürlüklerden dem vurdu. İçmiyorum dedi.
Yine olmadı… Nedense her açıklaması- ya başka bir kapıyı araladı, ya da eksik bir parça bıraktı içimizde.
Mehmet Metiner’in kendini anlatmaktan öteye sosyal ve her türlü medya mesajlarından sonra aklıma şu soru düştü.
Niye bu kadar çabalamaya çalışıyor Mehmet abi, Bilen var mı?
***
Dersim’iz’ CHP
Aslında hepimiz Dersim’liyiz. Çoğu da ders almayan taraftan.
Başbakan çok önemli bir adım attı ve devlet adına bir özür diledi.
Yaraları sarmaz muhakkak ama içten bir özür dileyebilmek bizim tarihimizde karşılaşılmış bir şey değil.
Özürle hapşıran Ak Parti vesilesiyle bu kez CHP enfeksiyon kaptı.
Ama tartışmaların içinde önemli bir eksik var. Tarihi olayların, yine etrafına örülen tarihi gerekçelerle değerlendirilmesinden yanayım.
Kimse 10 yıl önceki hali gibi değil; yüzleşip kendini duygulardan özgürleştirmek yerine, daha büyük bir duygu düğümü atmak işimize yaramaz. Ülkeler de böyle. Yüzleşip, o günün dinamiklerini önüne koyup bunlardan özgürleşmek lazım. Tüm bu geçmişi kavga vesilesi olarak açmak bizim yaramızı daha da derinleştirir, iyileştirmez.
Tüm gerçekleri (Genelkurmay arşivleri dahil) önümüze koyalım ve gerçekten önce birbirimizi suçlamadan bakalım. Sonra gerekirse hep beraber özür dileyelim ama birbirimizin üstüne yıkmayalım.
Bunlar eminim her mantıklı insanın beyninden geçiyordur. Siyaset ne kadarına izin verir, bilmiyorum ama rağmenlere rağmen CHP’nin tarihi açıdan kendisini tekrar ettiğini açıklamalarıyla bir kez daha gördüm.
Ve bu resim bana; Kemal Kılıçdaroğlu döneminin öncelikle manen de olsa- dün bittiğini gösterdi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)