1 Ocak 2013 Salı

Aşk Zamanı


Geçmişten Geldi.
Mesafenin hesaplanamadığı binlerce, belki de milyarlarca kilometre öteden koştu.
Davet edildiğini bilerek.

Akşam üstü güneşi beraber batırmak için buluştu, iki arkadaş.
Esma ve Hale.
Galata kulesine yakın bir cafeye kuruldular. Hava sonbaharla yaz arasında kararsızdı. İkisinin de ince hırkaları günlerdir çantalarının ayrılmaz parçasıymış.
Cafenin önündeki kaldırımın üstündeki masaya oturdular. 30’larının başında iki bekar genç kadının eski dönemin aşklarını konuştuğu, hatta ‘Muhteşem Gatsby’nin 1970’lerdeki versiyonundan sahnelere güldüğü sıralardı..

‘Kayıtlı geçmişten’ aşkı çağırabilir misiniz? Taaa eskilerden.. Belki de önceki hayatınızdan!.
**
Üzüm ‘evet, şahidim’ diyen işaretler yapıyor.
Hikayenin tek tanığı.
Cafenin kapısında yaşayan arsız kedi, Üzüm.
İstanbul’da gördüklerini, gözlerinin içine kaydeden tek tembel kedi. İstediğine gözlerinin içini açıp gösteriyor yaşananları..
Üzüm’ün gözlerinden izledim.
Film gibi.
**
İki güzel kadının hararetle konuştuğu sırada Esma’nın gözü, tam önlerinde duran arabaya takıldı. Siyah bir arabadan iki takım elbiseli adam indi.
Biri 35’lerinde, saçları hafif omzuna değecek uzunlukta ve iyi giyimli. Yanındakine göre daha yakışıklı. İlk bakışta göze çarpan bir havası var. Diğeri ise 45’lerinde bir insanın ilk bakışta ilgisini çekemeyecek kadar silik ve sıradan hali, sadece birkaç saniye sürüyor.
O kısa saniyelerin ardından sihirli bir şeylere doğru götürecekmiş gibi büyük bir istekle kendine baktırmaya davet ediyordu, adam.
Saçlarını geriye doğru muntazam taramasını tuhaf buluyor, Esma.

Adamların arabadan kararlılıkla indiği sahneye kilitlenmişken huysuzlanan Üzüm bir anda yan masaya gelen yemeklere kilitlendi. Onu ikna etmem zaman aldı. Sonunda karnını doyurup, tüylerini okşadığımda hikayenin kalanını gözlerinden izletmeye devam ettirdi.

İki adam da çok önemli bir işi, bir dakika sonra çözecekmiş gibi kendilerinden emin adımlarla yürüyorlardı.
Onlar cafenin içine girip ortada görünür bir masaya geçerken, Esma ve Hale konuşmalarına kaldığı yerden devam ettiler.
Aradan dakikalar geçiyor belli ki; çünkü görüntünün devamında Üzüm’ün başka kedilerle garip maceralarını izliyorum. Küçük bir tenekenin peşinde kaç kedinin ısrarla koşabildiğine şaşırıyorum.
Bir süre sonra Üzüm kızların yanına dönüyor.
Esma, hesabı istemeden önce tuvalete gitmek için masadan ayrılıyor, bizim uyanık Üzüm de peşinde. Merdivenlerden tuvalete inip, kadınlar tuvaletinin dolu olduğunu anlayınca tereddüt etmeden erkekler tuvaletine yöneliyor, Esma.
Çok geçmeden, cafeye gelen adamlardan saçları geriye taranmış olanı, ikinci dünya savaşını anlatan dönem filmlerinde gördüğüm takım elbiselerinden birine benzettiğim ceketini düzelterek iniyor merdivenlerden. Tuvaletin kapısında beklemeye başlıyor.
Ne oluyorsa birkaç dakika sonra içeriden çıkan Esma ve adam, tuvaletin kapısında birbirlerine kilitlenmiş halde bakakalıyorlar.
Üzüm, ne olduğunu eksiksiz anlayabilmek için etraflarında tam bir daire çizmiş.
Kedi değil, yönetmen sanki.
İkisinin birbirine baktığı anları, Üzüm’ün keskin gözleri; 360 derece aşk filmi çeker gibi kaydetmiş..
İzleyince garip bir şeyler olduğunu anlıyorum ama kelimelere dökmek zor.
Esma’dan başka kimse anlatamaz. Şaşkınlıkla gözlerimi kocaman açarak Üzüm’e bakıyorum. O rahat. Birazdan sürprizi göreceğimi bildiği için fırlama bir gülümseme takınıyor kendine.
Bir kez daha bildiklerim yıkılıyor. Yine Üzüm’le.
O andan sonra merdivenlerden bambaşka bir Esma yukarı doğru basamakları tırmanıyor. Üzüm gözlerini iyice yaklaştırdığında fark ediyorum.
Esma yakalamış.?
Masaya oturduğunda başka bir kadın gibi anlatıyordu Hale’ye, başka birinin kadını, onu çok seven.
“Kendimi bir an unutmuş olsam, hayatımın en büyük parçası olduğunu sanacak kadar tanıdığım ama adını bile bilmediğim o adama sarılacaktım.
Anlamıştım. Daha arabadan inerken beni içine çekecek kadar kendinden emin geldi, buraya. Benim için geldi.”
Hale kimden bahsettiğini anlamaya çalışıyordu. Arkasına dönüp kafenin içinde masaya otururken gördü adamı. Aynı bakışlar adamın yüzündeydi. Adamın, Esma’ya ne kadar çok benzediğini söyledi. Pudra ve kahverengi arası takım elbisesinin bu döneme uyan ama başka bir döneme aitmiş havasından bahsetti. Esma söyleyeceklerinin çok önemli olduğunu Hale’nin de anlamasını sağlayarak; eliyle Hale’nin yüzünü kendi gözlerine doğru çevirdi.
“Baktığım gözlerin içi bu devirde yaşamıyor Hale! Hatırlıyor musun? İki ay önce eski resimlerin sergisine gitmiştik. 1980, 1990 ve 2000’lerin gülüşünde sıcaklık bulamamıştık. Sonra 1940’ların gülen yüzlerine takılmıştım ben, derin bir sıcaklık bulmuştum, o yıllarda.”
Hale sonunda ne çıkacağını anlayamamış ama soluksuz dinliyordu, Esma’nın coşkusu daha da yükselmişti.
“İşte o gözlerden bana ait olanı az önce gördüm. Aynı zamanda derin bir hüznü de vardı, gözlerinde. Beynim, aklım hiç bir şey hatırlamıyor ama az önce kalbim her şeyi hatırladı. Bana gözleriyle anlattı.
Hale! güzel bir gülüşü ancak çok derin bir acı koyabilir yüze.
1940’lardan geldi. İnanabiliyor musun? Geldi!”
Esma sözünü bitirdiğinde derin bir nefes aldı. Hale ise tereddüt etmeden sandalyesinden ayağa fırladı.
Adamın kim olduğunu soracaktı. Esma’nın tüm direnişine rağmen kafenin içine daldı. Ne olursa olsun kim olduğunu soracaktı. Büyüyü bozma ihtimali canını sıksa da, bu merakla yaşayamazdı.
İçeri girdiğinde yaşlı bir çiftten başka kimse yoktu.
Başka çıkış kapısı olmayan kafenin alt katındaki tuvaletleri kontrol etti. Yine kimseyi bulamadı. Yaşlı çifte kahve servisi yapan garson da hatırlamadığını söyledi.
Donuk bir yüzle masasına döndü. Esma’ya sordu.
“Adamlar ben içerideyken mi çıktılar?”
Esma, kapıdan kimsenin çıkmadığını söylediğinde devam etti.
“Adamları eğer şu kapıdan bu kafeye girerken görmeseydim sana asla inanmazdım. Ama kendi gözlerimle gördüm. Şu bitli kedi bile gördü. Hatta onu sevdiler. Ama şuan içeride kimse yok!”
Esma hiç şaşırmadı. Tek cümle edip kafeden caddeye doğru gitmek için Hale’ye işaret etti.

“Aşk benim zamanıma dönüyor, Hale.”

Esma’nın sözleri, arkadaşının etrafa bakınmaya devam etmesine engel olmuyordu ama sonunda Hale de çantasını alıp arkadaşının adımlarına yetişti.
**
Finalinde tedirginliğini saklamayan Galata’nın mor patili kedisi Üzüm, hikayeyi bana izlettikten sonra bile yolda saçları geriye doğru kim varsa, önüne geçip inceliyordu.






6 Ağustos 2012 Pazartesi

'Kafaların İçindeki İktidarsız Penis'



Ne ‘büyük penisi’ varmış kimi kafaların..
Halletmekle bitiremedi yıllardır, birbirini. Herşeyi böyle çözeceğine inanmışlar meğer.. Ama herşeyi..
Okurken gazete elimden düşecekti..
Muğla- Fethiye’de, nişanlısından ayrılmak isteyen bir genç kız- hem öz ailesi, hem de nişanlısının ailesi tarafından tuzağa düşürülüyor.
Öyle böyle bir tuzak değil bu..
Düşman olsa çekinir, düşünür, yapamaz.
Ama kafasıyla değil, başka yeriyle düşünenler yapabiliyor işte.
Kızın iradesi falan zaten onlar için mühim değil. Çünkü aldığı karara saygı duyulmadan- o hoca senin, bu hoca benim dolaştırıyorlar, önce garibi..
Sonunda istedikleri olmayınca; erkeğin- genç kıza tecavüzünü uygun bulup kapatıyorlar bir odaya..
Hem de öz ailesi alıyor, bu kararı..
Yeter ki; ‘sen bu işi hallet’.. deniyor damat adayına..
Yeter ki ayrılmasınlar ve o evlilik olsun..
Neye rağmen olduğu önemini çoktan yitirmiş..
Olsun işte.. Yeter ki olsun..
Plan için düğmeye basılıyor.
Ancak ‘uygulamada’ sonuç- beklendiği gibi olmuyor..
Genç kız, üç saat mücadele ettiği ‘tecavüz odasından’ yakayı kurtarmayı başarıp jandarmaya sığınıyor.
Sonrası tam bir rezalet..
Tüm aile- rezil rüsva tutuklanıyor.
Herkes merak ediyor, böyle bir aile büyük ceza alır mı?
Sanmam. Ama umarım..
Ama asıl soru..
Peki o kızın geleceği ne olacak?
Önce, Allah yardımcısı olsun. Öyle bir kırılma ki; keşke tüm geçmişini silip uzaklaşabilse oralardan.. İçindeki öfkeyi bırakabilse.. Ama bir daha oralarda olmasa.. Hiç dönmese doğduğu yerlere..
Keşke.. keşke.. keşke.. demeden once buradan Fatma Şahin’e sesleniyorum. Aylardır oradasınız, biliyorum göründüğünüzden daha duyarlısınız, hatta kimi zaman ağlamaklı oluyorsunuz, kadını koruyan yasaları uygulamayanlara bozulduğunuzu dile getiriyorsunuz.
Sizin kendinizi anlatabileceğiniz en güzel örnek.
Aile eliyle tecavüzü istenen, iradesinin üzerinden silindirle geçilen ve buna utanmadan zemin hazırlanan genç kızın geleceği, vebali bir gün yakanıza yapışmadan, siz bu kıza sahip çıkın..
‘Penisinden düşünenlerin’ eline bırakmayın..

*******

BABA VE KIZ

Bence bitmeyen hikaye...
Girişi, gelişmesi belli ama hiç sonu olmayan. Her kız evladın; ister babasıyla- ister ondan ayrı büyüsün aldığı koca bir şok vardır. Beklenmeyen.

En masum baba bile, ölümüyle şok eder..

Bir de hayatla kavgası hiç bitmeyen babalar vardır, hesabı da bitmez.. İçine kızını çeker.
Çember büyüdükçe; kız ya kendini garip bir hesabın, durumun içinde bulur- ya da hızla oradan kendisini çeker alır. Ama kız çocuğu bu; babasız büyüyenin- hep bir yanı mahsun kalır.
Ahu Yağtu ‘yu, Elif Şafak’ı en iyi anlayardanım o yüzden.. Anneannesiyle ve mücadeleci annesiyle büyüyenlerdenim..

Konu aynı ama kişiler başka bu kez.

Ahu ve Cem Yılmaz’ın bebekleri oldu.. Sevindiler, mutlu oldular derken; bir baba çıktı sahneye, susmayan.. Konuştukça konuşan..
İnci taneleri döktürür gibi ortaya saldı kendini, bütün ham düşüncelerini..
Arkasından babasıyla görüşmeyen bir kız çocuğunun hikayesi ortaya çıktı.. 9 yaşındaki Ahu Yağtu ‘babalık etmedin’ deyiverdi.
Ahu çok küçükken meğer evi terk etmiş, adam..
Şaşırıyorum elbet..
“Bir baba, kızının en mutlu gününü mahveder mi?” diye soruyorum anneanneme. Cevabı daha ilginç; “eder” diyor.
Sonra devamını getirerek; “böyle babaysa eder” diye..
Bana göre daha farklı; kız çocuğunun en mutlu ve en mutsuz anlarını yaratan tek adamdır baba..
En sevdiği adamdan daha üzer, daha sevindirir baba..



1 Haziran 2012 Cuma

BAŞKANLIK ARALARI..


Üzerinde aslında çok konuştuk ama asıl işaret edilen cümlelerin satır aralarını açamadık.
Geçtiğimiz günlerde Cüneyd Zapsu’nun sözleri önemliydi. Tam söyleyemedi ama söylediğinin diğer anlamını muhtemelen kendisi de çok iyi hesapladı.
‘başkanlık zaten var, sistemi de kurulsun’.. demek istemişti..
Alıntı yapıp açıklamalara yer veren haberler ise ‘başkanlık sistemi zaten var ama adının konulması lazım’ şeklinde algılandı.
Doğrular elbet baktığınız yere göre değişebilir ama satır aralarını göremezseniz ‘doğruyu’ en azından masanın üzerine bile çıkaramazsınız.
O yüzden başbakanı bile şaşırtabilecek anlamıyla, Zapsu’nun bilinen şekliyle dediklerinden ziyade demek istediğine yüzde yüz katılıyorum.
Yani başkan zaten var ama sorumlu, hesap veren başkan yok!
Neden mi?
Kafanızdaki tüm yargıları bıraktıktan sonra yan odaya geçelim, detaylarıyla anlatacağım. Biliyorsunuz bu odada hiçbir şartlanmışlık, hiçbir önyargı yok. ‘Free-zone’..
Vakit kaybetmeyelim ve buyurun başlayalım ve soralım.

1-Şuanda başkanlık ötesi bir ‘tek adam’ durumu fazlasıyla yok mu?
2-Diktatörden daha fazla, muktedir olmasına izin verilen bir yapıyı yönetmiyor mu?
3-Oy verirken hala parti başkanına göre değil de, hesap sorabileceğimiz dolayısıyla adımıza hesap sormasını istediğimiz milletvekillerini biz mi seçiyoruz?
4-En ufak bir kupa meselesinde bile kendisini arayıp, ‘bak seni başbakana bir şikayet ederim’ zaten çoğunun diline pelesenk değil mi?
5-Kendisinden habersiz, ne bakanlıklarda, ne de herhangi bir meselede uçan kuş var mı?
Cevapları hepimiz biliyoruz.
Dolayısıyla var olan ‘başkanlığa’- bir sistem kurulması, Türkiye’de dengeleri oturtmaktan başka bir zarar getirmez.
Atananların değil, seçtiklerimizin hesap sorabildiği bir başkanlık sistemi Türkiye’de başkanın hesap vermesini- yetki ve sorumluluklarından sorumlu olmasını sağlar.
Yani tartışma ‘başkanlık sistemi zaten var adını koyalım noktasından, başkan zaten var sistemi dengeli kuralım’ noktasına gelmediği sürece, Türkiye’de her şey sadece yapanın yanına kar kalır.

*****

Suskunluk!

Fazıl Say hakkında twitter mesajları nedeniyle “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamasıyla 1.5 yıla kadar hapis cezası istemiyle hazırlanan iddianame mahkemece kabul edildi.
Haberi gördüğümde gerçekten çok üzüldüm. Fazıl Say’ı tanıyor olmamdan çok böyle bir konunun dava konusu olması hakikaten garip döngüyü işaret ediyor.
Fazıl Say iyidir, kötüdür. Söyledikleri yanlıştır, doğrudur. Ayrıca ister inanır, ister inanmaz. Severiz ya da hiç sevmeyiz. Bunlar hissiyattır, bağlayıcı özelliği olmayan duygular yani. Kızgınlık yaratsa da ceza doğurmaz. En azından tanımlanan ‘demokrasi’ anlam bakımından öyle diyor.
Tanımlanmayan kısmınsa ise; Fazıl Say’ı “bizim” gibi olmaya zorlamaktan başka bir algı yok, bu davayla.
Tersine, söyledikleri için yargı önüne çıkarıp ‘madem öyle, al sana ceza’ demekten başka bir şey ifade etmiyor.
Toplumda haliyle muhalif fikirlerini dillendirmekten sakınanların tek söylemi;
‘Madem suçlanacağım, neden boş yere uğraşayım’?
olacaktır.






27 Mayıs 2012 Pazar

Uludere'li Devlet Ana!..

Herkese bir vicdan portmantosu şart!
Şaka değil.
Yeri tam kalbe yakın, beyni gören ve vicdan girişinin hemen önünde olmalı.
Ne var- ne yok hatırlatması lazım..
Kiminde yok çünkü.. Keşke sonradan geliştirilebilen bir kas olsaydı, büyüyüverseydi böylece
belki dile de sözü geçerdi. Aklına ilk geleni söyletmezdi.
O yüzden bize bir vicdan portmantosu lazım. Yeri, tam Uludere'nin ortasında duran.. Annenin
kucağında bebek de olur şekli. O anne önceden değil ama sonradan ağladı çünkü.

Tahmin edeceğiniz gibi tartışma konusu Başbakan'ın sözleri.
Kurduğu mantıktan yola çıkarak, başka hesaplar yapmaya çalışıyorum ama aklım yine almıyor.
Mesela; “Her kürtaj bir Uludere” ise kürtajı 'azmettiren' her kadına da 'devlet ana' mı diyeceğiz bu durumda?
Uludere'de ölenlere anneleri kıyamamıştı üstelik.. Annelerinin kıyamadığına devlet mi kıydı diyeceğiz? Diyen dedi gerçi.. Sonuç aynı.. Ses seda yok..
Doğrudur ortalık her türlü cinayetten geçilmiyor. Bunlara fikir cinayetleri de dahil. Şuanda olduğu gibi. Hem de insani yanından kaçarak.

Herşeyden önce; kadın 'kürtaj' olma kararı alırken; önce kendi içindeki kendinin bir parçasını öldürmeye razı oluyor. Yapsa belki daha iyi olacaktı.. Yapmadığı -ömür boyu yük oluyor. Acabalar ara ara vicdanın portmantosuna takılıyor. Kendini de bir nevi öldürüyor kadın.
Ölene kadar vicdanının bir yerinde taşıyor bunu.. Kadın erdemi deyin ya da demeyin ama kabullenmediği bebeğin sonunu kabulleniyor, sahip çıkıyor. Acısını yaşamayı biliyor, sorumluluğu yükleniyor.
Peki yan tarafa geçelim.
Dönelim Uludere'ye; sorumlular nerde?
Hepsi mahallenin camını- çerçevesini indiren çocuklar gibi çoktan toz olmuş bile.. Ama ortada tuz buz olmuş camlar yok ki; tam 34 ölü var.
Sayıdan vuramayacak kadar sorumlulularına, gözlerini diken bir dava var. Sorumluları gözlerini kaçırsa bile var oğlu var.
Doğrudur.
Her kürtaj belki bir Uludere'dir.
Ama kürtaj olan hangi kadına sorsanız, elini kalbine koyar ve göz yaşlarıyla sorumluluğunu kabul eder.
Ama asıl soru;
Uludere için elini kalbine koyabilecek sizde kaç 'devlet ana' var?

*****

MENDERES'SİZ..

Hayatımın en çarpıcı günüymüş meğer bilmiyordum.
Geçen yıl Adnan Menderes'in Yassıada yargılamalarının ses kayıtlarını dinlerken iliklerime kadar irkilirken böyle hissetmiştim.
Adına yargılama diyemeyeceğimiz adiliğin, çiğ süt emmişliğin ses kayıtlarını duymak ne acıklıydı.. Demokrasinin köklerinin nasıl beslendiğinin, o köklere nasıl su verildiğinin en büyük örneğidir Menderes'in yaşadıkları.
'Padişahın şımarık torunlarının' oyunudur sanki.. Millete parmak sallamayı- el sallamakla karıştıranların torunları..
Ayhan Aydan ise dönemin tek yürekli sesiydi. Sevdiği adamı savunabilen, mahkemede 'metres' denmesini dahi önemsemeden; 'çok sevdim' diyebilmişti.
2009'da Ayhan Aydan hayatını kaybettikten sonra, yaşadıklarını yazan ve defalarca bir araya geldiği Can Dündar'ı yayına bağlamıştım.
Kendisine yeni bir hayat kurduğunu söylemişti. Ama kurduğu hayatın baş ucundan Adnan Menderes'in resmi hiç gitmemişti. O'na bakmadan başladığı gün olmamış.
Bugün 27 Mayıs'ın acı dolu yıl dönümüyle- böyle kocaman bir kadının yüreğine gömdü Türkiye, demokrasiyi o zamanlar. Şimdi ise hala yerini arıyor.

29 Mart 2012 Perşembe

Fişlenen Facebook mu?

Haberi görmemle, epeydir girdiğim kitap yazma tünelinden kafamı kaldırmam bir oldu.
“Başbakan’ın Facebook’taki hakaretleri şikayet ettiği” yazılmış.
Habertürk gazetesi haberi, iç sayfa 16’dan duyurmuş.
İçeriği dikkatlice okuyorum. Facebook hakaretlerine şikayeti, geçen sene Erdoğan’ın avukatları yapmış.
Konuyu mesele olarak ele alan ikinci irade ise: Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı. Harekete geçen, polis. Yakalananlar; 3 bin profil hesabı.
Gelinen noktada; bu kişiler hakkında içerikli bir hakaret suçlamasıyla soruşturma açılıyor. Kiminin profil hesabı kapanırken, kimi de uyarı alıyor.
Daha ilginci, uzun süre devam edecek soruşturma- dava konusu olduğu takdirde, mahpuslu günler öncelikli bir alternatif olacak.
Yani kocaman bir parmak uzanıyor ‘muhalif Facebookçulara’.. ‘Oraya gelirsem varya topunuz bitersiniz oğlum’ yasal kılıflarla söyleniyor.


Bunun psikolojide bir yeri olmalı diye düşünürken buluyorum. Yorganı açık kalanların, doğu rüzgarına maruz kaldığı, 'muhalif sendromu' bu.
Ve bu rüzgarın tahammül barometresini bozduğu apaçık. Hem de epey önce.
Çünkü; böyle bir uygulamayı nereye koyarsanız aslen yatırıp olgunlaştırılacak bir zemini yok. Sadece ‘fişleme’ zemini bulunur.
Önemli ve basit bir soru var.
Bu ülkenin; hakareti- köşesine, berisine çekinmeden koyan ve ismi zaman zaman değişen Akit’i- Vakit’i varsa; Facebook'un Muhalif Çocukları niye olamıyor?


HÜLYAAAAA

Bayılıyorum O’na. Her zaman bir yenilik, her daim bir zeka parıltısı var. Güzellik ikonu bile oldu.
Tenis maçında selülitli haberlerden usanıp, bacaklarına alacağı reklamı konuşturma atağı için yılın parlak fikri ödülü, Kristal Elma’dan, Hülya'ya gelmeli.
Ama olayın talep görmesi beni daha da heyecanlandırdı. Önümüzdeki günlerde caddelerde kollarına, yüzüne reklam alan ünlülere şaşırmayacağım!


SEÇMELİ-SİN-DİN

Nereden bakarsanız bakın, başlığın lastiği çekildiği yere kadar uzuyor. Tıpkı meclisin acayip diyalogları gibi.
4+4+4 teklifi tartışmalarının kabak tadı vermesi ayrı bir hal almışken, tartışmalarda sarfedilen garip konuşmaların yanı sıra; 'akıl- mantık var' diye başlayan konuşmalar hayretle dikkatimi çekti.
Aklın- mantığın olduğu yerde zaten gündeme gelmesi vakit ve enerji kaybı olacak meselelerden, çıkan kavgalara, dini açıdan bakınca; tekamül etmemişe, inşallah dedirtiyor, bu kavgalar.

14 Mart 2012 Çarşamba

Kamelya Gölgesi..

Altın rengi saçlarıyla, bu bahçede yürüyen bir Camelya vardı..
Ahh Camelya..
Ne uzun seneler oldu, haber alamadım. Yeşil gözleri, beyaz teni, kırmızı dudaklarıyla güneşin altın kızıydı..
Tüm kasaba öyle alışmıştık ki- ona, görmediğiz günlerde içimizi bir sıkıntı kaplar, bu kasabadan gittiğini düşünüp korkardık.
Ahh Camelya!!
Ne ufakcıktın buralara geldiğinde…
Annenin elinden tutup bize geldiğin gün, sanki dündü.
O küçük kız, gözümün önünde büyüdü..
Ahh Camelya!!
Keşke hiç gelmeseydin buralara- hiç tanımasaydık seni.. Her öğlen buluştuğumuz yazları hiç bilmeseydik..
10 koca sene oldu!!
O lanet gün, tam 10 sene önceydi..
24 Ağustos 1572…
Ne kötü bir sabahtı…
Daha gecesinde kuruyan yapraklarımın damar damar olmuş halinden ürktüm, korkudan dallarımı aşağı doğru eğdim.
Gövdemin çökeceğini sanmıştım ki; bir süre sonra gelen gürültü kökümü temelinden sarstı.
Sabaha karşı, yanımdan geçen haçlı giysililerden duydum önce. Katoliklermiş, evlerinde uyuyan bütün Protestanlara saldıracaklarmış.
Köklerimden sıyrılıp hepsinin önüne düşmek hatta ağır bedenimi önlerine devirmek istedim.
Ormanın ağaç kesen delisini ilk kez o gün aradı, yaşlı kabuklarım çaresizce..
Ama her gün ağaçları kovalayan deli bile yoktu.
Yürüyen kalabalığın arasında kalan iki haçlı gölgeme oturdu, gövdeme yaslandı. Duyduklarıma inanmak istemiyordum.
Katolik olduklarını söylüyorlardı, Protestanları öldürme emri almışlar. Ama diğerleri gibi hevesli değillerdi. Ayakları kasabaya doğru değil, geldikleri yere doğru dönmek ister gibiydi..
Daha irice olanın, karısı razı gelmemiş kocasını katliama göndermeye, “ya onlar da sen oradayken buraya gelseler” sorusu dünyasını karartmış gibi bakıyordu. Arkadaşına anlatırken içindeki endişe tüm yüzünde dolaşıyordu. Kısa bir süre sessiz kalıp, o donuk dakikalardan sonra gölgemde dua edip birbirlerine sarıldılar. Birazdan yapacakları için af dileyerek yola koyulacaklardı ki; kısa olan, olduğu yere çivilenmiş gibi tüm enerjisini ağzından çıkanlara döküyordu. “tek şartım var, kadınlara ve çocuklara dokunamam” dediğinde irice olan konuşmadan başıyla onayladı arkadaşını.
Başını öne eğip, gözündeki yaşları sildi. İkisi de sessizce ayrıldılar, yanımdan.
‘Yapmayın’ diyebilmeyi çok istedim.
Ama beni duymazlardı..
Camelya’nın evde uyuduğunu biliyordum. Yatağında gördüğü rüyalar, tanrıyla arasındaki en derin yolculuğu kesilecekti.
Tek düşündüğüm Camelya’ydı…
Kimsenin öldürülmesini istemiyordum. Ama Camelya!
Altın saçlı Camelya böyle ölemezdi!..
Ben tanrıya isyan edemem. Nasıl edeyim ki; ben ağacım.
Kamelya Ağıcıyım.
Ama tanrı bugün uyuyakalmış.. Rüzgarı bile yok.

Bir süre sonra çığlıklarla irkildim. Dallarım titredi. Çiçeklerim geceden solmuştu.. Son kalanları da seslerle düştü. Gürültüler daha da şiddetleniyordu. İmdat çığlıkları, yerini iniltilere bıraktığında bütün çiçeklerim gövdemin etrafındaki toprağa dökülmüştü.
Ölenler kadar kuruydum. Dallarım sopa gibi sertti. Ölenlerin parçaları oldu her yaprağım, onlarla birlikte hayattan döküldüm.
Her şeyin bittiğini düşünürken yeniden başka çığlıklar yükselmeye başladı. Sonra çığlıklar, başka iniltilere bıraktı yerini.
Öyle uzun zamandır buradayım ki; her iniltiden kimin öldüğünü anlıyordum. Belki de o iniltiler arasında Camelya’yı duymaya çalışıyordum. Ama en acısı, ölenlerin kokusu başka geliyordu. Mezarlığa gömülmeye giden bir ölü gibi tamamlanmış bir koku değil, yarım kalmışlığın kokusu acı oluyor. Acı acı gövdemi yakıyordu yarım kalmışlık kokusu.
Hayatı tanımanın başka başka yolları olduğunu arkamdaki çınar öğretmişti. ‘yerinden kıpırdayamayan ağaçlara, sesler ve kokular düşmüş’.. Ama ben kokudan tanıyorum hayatı..

İkinci günün akşam üstüne doğru evlerinden kaçmayı başaranlar başka ülkelere gideceğini söyleyip, etrafımızda koşuyorlardı. Evlerini terk etmişlerdi.
Camelya’yı öyle merak diyordum ki…
Onbinlerce kişinin kanının, sokaklara bulandığını gördüğümde- hiçbir yağmurun yarım kalmışlığın kokusunu- temizleyemeyeceğini biliyordum.
Günler böyle de geçiyordu.
Artık umudu kesmişken Camelya çıkageldi. Saçları hala sarıydı ama altın sarısı değildi. O Camelya’ydı ama güneşin kızı değildi artık. Katliamın üzerinden geçtiği yorgun-bezmiş, ümidini yitirmiş kız çocuğuydu. Elindeki bohçasıyla önümde durdu. Sanki O’nu merak ettiğimi hissetmiş gibi gövdeme yaslandı. “vedamı burada yapacağım” döküldü kırmızılığını yitirmiş, soluk dudaklarından. Dizlerinin üzerinde çöktü.
Meğer o gün, gelenlerden biri yardım etmiş, kaçmasına.
Ailesinden kimse kurtulamamış. Sevdiği kim varsa boğazını kesilirken görmüş. Gövdemin yanı başında ‘artık insanlardan nefret ettiğini’ söyledi.
Çocukluğundan beri evleneceğini sandığı esmer genci de öldürmüşler.
Bir daha hiçbir insanla konuşmayacağına yemin etti, gölgemde.
‘Yarım kalmışlığın kokusu boğazımı yakıyor’ dediğinde gövdem köklerinden bir kez daha sarsıldı. Bir tek ben değilmişim diye kıpırdanacak oldum. Önümde duran Camelya’nın bu haliyle gövdem daha da sertleşti.
‘Artık inancının olmadığını, inandığı ne varsa kasabada katliamın içinde bıraktığını’ söylüyordu.
Ayağa kalkmadan önce, ellerini- son kez yukarıya uzatıyormuş gibi ağar ağar kaldırdı. Gökyüzüyle yaptığı anlaşmayı bozmuşcasına kollarını toprağa doğru indirerek- gövdesine yapıştırdı. Bir daha yukarı kalkmalarını istemiyordu. Kolları kabullenmişcesine gövdesine uyum sağladı.
Kasabanın epey uzağındaki yıkıntı bir binaya kapanacağını söyleyerek, uzaklaştı.

O günden sonra- her yıl, tek bir çiçek açıyorum. Tek Kamelya!
10 yıldır, her yıl bir tek kamelya! Camelya’nın hayatı için…
Bir gün gelip, o çiçeği bulup hayata dönmesi için.. Tanrı uyuyakalsa da- ben Camelya’ya içimdeki anlaşmayı bozmadığım için.

****

Not:
İnsanların hayatlarını, inandıklarını dayatma uğruna 1572 Ağustos’unda bazı Katoliklerce, on binlerce protestana yalpan bu katliam, Paris’de başlayıp ülke geneline yayıldı.
(Saint Barthelemy Katliamı)

7 Şubat 2012 Salı

KARA (daki) KİMLİK

Bir kadın ve bir adam: koca bir dünya!
Bazen de iki yarımın tam etmediği kadarlar.
Birşey daha var.
Bir adam ve bir adam!
Delicesine aşıklar. Biri özgür- diğeri ailesinden köşe bucak kaçmış! Aile cahil. Sonunda çocuk ölüyor.
Zenne filminden bahsediyorum.
Farklı versiyonları da var. Etrafımda.
Başka ülkenin insanları, Türk değiller ama Akdeniz'den..
Su- aynı duyguları, vurduğu farklı karalara da aynen taşıyor.
Aile ülkenin en önde gelenlerinden, oğulları ise başarılı ve tanınan bir işadamı. Sözde kız arkadaşları var, hatta kızlar onu kazanova bile sanıyor.
Oysa onun gönlünde yıllardır sevdiği bir erkek var.
Benim dışımda iki arkadaşımız daha biliyor, hepsi bu. Bazen tatillerde onların sırlarını bilenler grubu, buluşup ortak bir yerlere gidiyoruz. Genelde de tekneyle uzaklaşmış oluyoruz.
Onlar karadaki kimliklerinden sıyrılıyorlar. İçlerindeki en doğal oluveriyorlar.
Sordum- her şeye rağmen açıklayıp kurtulsanız özgürce 'buyum' demek zor mu?
Dışarıdan göründüğü gibi değil işte. Bedeller, ederler, hayat; başka başka kimlikler yapıştıracak, korkusu sarıyor.
'Sen mutluysan böyle kalsın' diyorum.
Sonra koyduğumuz isimlerin bizleri ne kadar sınırladığını düşünüyorum. Küçüklüğümden beri sevmediğim etiketleri hatırlatıyor.
İsimlerin bizim gerçeğimiz olmadığına eminim. Hiçbiri bizi yeterince anlatmıyor.
Düşünsenize!
Benim adımın Bahar olması, önüne kaç kışı aldığıma kimi şahit çıkarır?
Bir ben. Ama anlatmıyor işte.
Elle, kürekle, çabalamakla olmuyor.
Olduğu kadarıyla sadece zevkle yaşanıyor.
'Kara kimlik'lerden, karadan uzakta...
Hepsi bu.

***

2004'ten ÖTEYE YOL YOK!

Telefonuma önce 09:06'da “Pamukova'da 41 kişinin yaşamını yitirdiği hızlı tren kazasının davası görülecek.” diye mesaj geldi. Aradan geçen bir kaç saatin ardından ise; “Sakarya Pamukova'da 41 kişinin yaşamını yitirdiği hızlı tren faciasıyla ilgili dava, 7.5 yılın ardından zaman aşımı gerekçesiyle düştü.” mesajı eklendi.
Kararın böyle çıkması derdim değil. Bağımsızlığını, kamu vicdanını vs bunları tartışmayacağım. Başka birşey var, hafızamda.
Kağıt üzerinde 'zamanaşımı'na uğrayan meselenin, yaşandığı günün benim hafızamda zamanaşımına uğramadığı gibi.
Hiç unutmuyorum.
Kaza haberi geldiğinde; evdeydim son dakikayı izliyordum. O günlere damgasını vuran tartışma; hatlarda hiçbir yatırıma gidilmeden sadece başına eklenen 'hızlı' kelimesiyle yola devamın facia yaratacağıydı. Karşılıklı tartışmalar bir süre devam etmiş kaza günü ise zirveye ulaşmıştı.
Tüm bunları belki hatırlıyorsunuzdur ama benim bu hayatta özellikle dikkat edip- hatırladığım başka birşey daha var.
Yüz ifadeleri!
Hiç beceremez saklanmayı. Olduğu gibi oraya olayı yerleştirir.
Ben de yüz ifadesi avcısı gibi; onları hikayelerime alırım ya da haberlerim de özellikle altını çizerim. İnsani bakışın onlarca devlet politikasından önemli olduğuna inandığım için.
İşte tam o gün- Başbakan Erdoğan Rusya'da ve canlı yayında Putin'le basın toplantısı düzenliyordu. Yardımcılarından biri tren kazasının yazılı notunu başbakana verdi.
Bir süre elindeki kağıda gözlerini açarak bakan Erdoğan'ın yüzünün şekli tamamen değişmişti.
O anda basın toplantısı ızdıraplı saniyeleri, dakikaları sürdürmekten başka birşey ifade etmiyordu, onun için. Daha fazla bilgi ihtiyacı duyduğuna emindim. Toplantı birşekilde kısa sürede, apar topar tamamlandı.
Daha sonraki saatlerde Erdoğan'ın yaptığı açıklamalar bildiğimiz ifadelerdeydi.

Kapalı kapılar ardında başbakan sürekli bu tür tepkiler veriyor olabilir; ama milyonların izlediği bir canlı yayında duygularını ilk kez o an- en açık haliye ortaya bırakmıştı. Sonraki yıllarda aynı ifadeye hiç rastlamadım.
Anlamlıydı.
Şimdi çıkan bu son kararı da başbakanın önüne konan bir nottan son dakika okumasını ve canlı yayında izlemeyi çok isterdim.
8 senenin ardından, tartıştığımız tüm konuların fotoğrafı olurdu.
Hepimiz için.
Çünkü; tren kazasında insanların öldüğü bir dava, zamanaşımına uğruyorsa- bırakın herşey olduğu gibi kalsın, 2004'den öteye yol yokmuş meğer.